Arşiv | DÎROK RSS for this section

Selahattin Eyyubi ?

12439406_1160403783970817_1879358850805837332_n
Orijinali İskenderiye Kütüphanesinde bulunan Selahattin Eyyubi’nin el yazması günlüğünün, Fransız Gazetesi Genevieve Chauvel tarafından romanlaştırılmış, “Ben Selahattin” isimli kitapta şöyle diyor: “Bunları yazmaya başlamadan önce kendimi tanıtayım.” Evet, Selahattin’in ağzından hep birlikte Selahattin’i tanıyalım.
“Önce, ben Kürdüm. Ramadi aşiretindenim. Bu aşiret, Kürdlerin en eski ve asil aşiretlerinden biridir. Aşiretin yerleşik yeri, Batı Azerbeycandır. Dedem Şadinin babası Mervandan önceki soyumuz üzerine fazla bilgim yoktur.
Bizim beşiğimiz sayılan Dovin, 10. yüzyılda Küçük Ermenistan’ın başkenti idi. Buraya İç Ermenistan da diyorlardı. Amcam Şêrkoh ve babam Eyup Dovin’de dünyaya geldiler. 1128’de Dovin Türkmenlerin saldırısına uğradığında, dedem Şadi iki oğlunu ve karısını yanına alarak, canlarını Türkmenlerin acımasız katliamından zor kurtarmışlardır. Türkmenler acımasız bir katliam, büyük bir tahrip ve vicdansızca bir talanla Dovin’i yerle bir etmişler. Bununla birlikte, bizimkiler de bütün varlıklarını Türkmenlere kaptırmışlar, sadece canlarını kurtarabilmişlerdir.
Bu katliamdan kurtlan dedem Şadi, Bağdat’ı hedef alarak güneye doğru kaçmaya devam ediyor. Bağdat, o sıralar halifeliğin merkezi ve Selçuklu hanedanlarından Melik şah’ın oğlu Sultan Muhammed tarafından yönetiliyordu. Dedemin eski dostu Behruz da burada vezirdi. Bu Behruz, daha önce Dovin’de bir esirdi. Dedem bunu buradaki esaretten kurtararak, İsfahan’daki Selçuklu sarayında prenslere öğretmen olmasını sağlamıştı. Sultan Muhammed Bağdat’a yönetici olunca, hocası Behruz’u da buraya vezir yapmıştı.”
“Bağdat’a vardıklarında dedem Şadi, eski dostu ve Bağdat Veziri Behruz’u görebileceğini ve ondan yardım alabileceğini düşünüyordu. Aile Bağdat’a vardığında doğruca saraya gittiler. Vezir Behruz, dostu Şadi’yi çok iyi karşıladı. Hal hatırdan sonra Şadi olanları Behruz’a anlatıyor. O da büyük bir dikkatle dostu Şadi’yi dinledikten sonra, “Şadi” diyor “Allah seni bana gönderdi. Pek yakında Tikrit’i aldık. Orada yöneticimiz yoktur. Seni Tikrit’e yönetici olarak atıyorum ve bundan sonra senin unvanın ‘Dizdar’ olacak. En kısa sürede Tikrit’e gideceksin, görevine başlayacaksın.”
“Tikrit’e geldikten kısa bir süre sonra dedem Şadi öldü. Mezarı Tikrit’tedir. Yerine büyük oğlu babam Eyup geçti. Babama da ‘Necm ed-din’ unvanı verildi. Dinin yıldızı. Babam, Iraklı bir aşiret reisinin kızı El Harimi ile evlendi. Bu evlilikten ağabeyim Şahin şah ve Turan Şah, sonra üçüncü oğul olarak, 1137’de ben dünyaya geldim. Ama tanrı, beni çok ilginç bir şekilde dünyaya gönderdi.
Amcam Şêrkoh, vezirin çok sevdiği hukukçu bir gence kızıp, bir kılıç darbesiyle kellesini uçurunca, vezir de babamın bütün yetkilerini elinden alıyor ve “şafak atmadan Tikrit’i terk et, yoksa daha çok kelle uçacak’ diyor. Bunun üzerine bütün aile, hemen yol hazırlıklarına başlıyor. Tam bu sırada, ben annemi sıkıştırıyorum ve kadınlar bölümünde annemin sancıları tutuyor. Şafak atmadan beni bir kundağa beliyor, bir hizmetçinin kucağına tutuşturuyorlar, kervan Musul’a doğru yola koyuluyor. Ancak ikinci günü akşam, kervanın konakladığı yerde benim doğumumu kutluyorlar. Babamın anlattığına göre; çok cılız ve çelimsiz bir çocuk olduğum için, öleceğimi düşünerek, istemeyerek bana Yusuf adını veriyor, ikinci adımı da Selahattin koyuyor. Daha sonraları Selahattin benim birinci adım oldu.”
“Babam Eyup Tikrit’ten sürüldükten sonra, hedefi Musul olarak seçiyor ve yoluna devam ediyor. Çünkü Musul’un yöneticisi Zengi babamın çok iyi bir dostu idi. Ben doğmadan önce 1132’de, Tikrit yakınlarında, Zengi Selçuklulara yeniliyor ve kaçıp babama sığınıyor. Babam da, Zengi ve adamlarının canını kurtarıyor ve Musul’a yeniden dönmesine yardımcı oluyor. Aile Musul’a vardığında Zengi, dostu Eyüp’e vefa borcunu fazlasıyla ödemeye çalışıyor.
Bize Dicle’nin kenarında büyük bir bahçenin içerisinde, taştan ve çamurdan yapılmış çok büyük iki katlı bir ev verdiler. Musul’un çevresi uçsuz bucaksız okaliptüs ormanlarıyla kaplıydı. Bahçemiz portakal, limon ve diğer bütün meyve ağaçlarıyla doluydu. Annem son derce becerikli ve zevkli bir kadındı. Bin bir çiçekle dolu olan bahçemizi daha da zenginleştirerek gerçek bir cennete çevirdi.
Zengi’nin düşmanları da çoktu. İran Selçukluları, Şamdaki Nusayriler, Diyarbakırlı ve Erbilli Kürdler ve batıdan gelen Franklar. Biz Musul’a varır varmaz, babam ve amcam da Zengi’nin ordusuna katılarak Frankları denize dökmeye gittiler. Annem üç oğluyla yalnız kaldı. Benim çelimsizliğime çok üzülen annem, bütün zamanını bana ayırıyor, beni ipek kundaklara beleyerek büyütüyordu.
Zengi, Şam ve çevresinde stratejik önemi olan bir çok kaleyi alıyor, bunların en önemlisi olan Baalbek’e babamı komutan olarak atıyor. Babam buraya yerleşir yerleşmez, bizi Musul’dan almak üzere adamlarını gönderiyor. Ben artık büyümüştüm ama babamı hiç görmemiştim ve sesini hiç duymamıştım. Sadece beni ipekli ve kokulu kundaklara beleyen ve güzel sesiyle ninniler söyleyen annemin sesini duymuştum. Baalbek’e vardığımızda, altın takılarla bezenmiş ipek kalpaklı resmi elbiseler içerisinde bizi karşılamaya gelen babamı görünce, korkudan ağladım ve annemin arkasına saklandım. Ayrıca bu heybetli adamın, annemin gözlerine bakarak ağladığını gördüm. Annem de bu heybetli adamı teselli etmeye çalışıyordu. Büyüdükten sonra öğrendim ki, babam bizden ayrı kaldığı üç yıl içerisinde başka bir kadınla evlenmiş, annemin de bundan haberi yokmuş.”
“Ben çok güzel bir şehir olan Helipolis’te büyüdüm. Babam buraya bir cami ve sofiler için de bir manastır yaptırdı. Babamı resmi elbiselerinin dışında ve geleneksel Kürd kıyafetlerinin içinde görebilmek için, hep ikindiyi beklemek mecburiyetindeydim.
Amcam Şêrkoh, ağabeylerime savaş oyunlarını öğretmeye başladığında, ben çelimsiz halimle onları kıskanırdım. Bu arada okula başladım. Hocalarım sufilerden oluşuyordu. Okumayı öğrendikten sonra, en çok okuduğum sufilerden Gazali beni etkilemiştir.
Bize bu güzel yaşamı sağlayan Zengi 14 Eylül 1146’da öldürüldü. Kısa bir süre sonra Şam’ın büyük ordusu kapımıza dayandı. Amcam Şêrkoh’un girişimleri sonucu çok sayıda Kürd aşireti bizi destekledi. Taraflar büyük kayıplar verdiler. Babama pazarlık yapmaktan başka çare kalmamıştı. Böylece Baalbek eski sahiplerine verildi. Buna karşılık Şam’da bir ev ve arazi aldı, böylece Şam’a taşındık. Amcam Şêrkoh gizlice Zengi’nin adamlarıyla buluşur, Halep yöneticisi Nurettin’e katılır. Burada Franklara karşı başarılı savaşlar yaparlar. Bu da Şam komutanını korkutmaya başladı.
Şam’da hocalarım artık Sufiler değildi. Burada matematik, tarih ve coğrafya derslerini sevmeye başladım. Hocam Abu Taman, Kürd dili, tarihi ve geleneklerini bana öğreterek, benim bütün hayatımı değiştirdi ve hayatım boyunca onun etkisinden kurtulamadım.”
“24 Temmuz 1148’de sabahı Frank ve Alman birleşik ordusu Şam’ı kuşattı. Bunlar daha önce Kudüs’ü almışlardı, sıra Şam’a gelmişti. Çok kanlı çatışmalar oldu. Franklar, Arapların da biz desteklemeye geldiklerini duyunca, savaşmayı bırakıp kaçmaya başladılar. Savaşı kazandık ama çok sayıda ölü verdik. Bu savaşta büyük abim Şahinşah da hayatını kaybetti. İki küçük oğlu öksüz ve karısı dul kaldı. Babam çok üzgündü. İlk defa bana yaklaşarak başımı okşadı, ‘artık sen benim ikinci oğlumsun’ dedi ve ben çok mutlu olmuştum.
Savaştan kısa bir süre sonra vezir öldü. Sultan da babamı komutan olarak atadı. Muhtemel Arap saldırılarına karşı tedbir alıyordu. Artık babam benim atlara binmeme ve savaş oyunlarını öğrenmeme izin vermişti. Ama şunu unutmamam gerekiyordu: ‘Ben bir Kürdüm ve Başkomutanın oğluyum.’ Artık ince bedenim ata binmeme çok uygundu. Bu da beni sevindiriyordu.
Halep Komutanı Nurettin, komutanı Şêrkoh’u babama gönderiyor, güçleri birleştirmek istediğini söylüyor. Babam da bunu kabul ediyor. Böylece de Şam Valisi oldu. Ben o zaman 16 yaşındaydım. Sultan, bütün toplantılarında beni yanından ayırmıyordu. Kendisi entelektüelleri, filozofları, düşünürleri, şairleri ve din adamlarını çok severdi. Bunlara sık sık davetler verir, sohbetlerini dinlerdi. Bu davetlere ben de katılırdım. Bazen ava çıkardık; panterleri, geyik kovalayan çıtaları ve aslanları seyrederdik.
Mart 1164’te Sultan Nurettin, Generali Şêrkoh’a Kahire Seferi için emir verdi. Amcam Şêrkoh beni yanına çağırarak; ‘Yusuf, sen de benimle geliyorsun’ dedi. Ben o zaman 27 yaşındaydım. 1 Nisan 1164’te Sudan Kapısından Şamdan çıktık. General Şêrkoh, on binlerce Kürd süvariden oluşan ordusuyla gurur duyuyordu. Mayısın başı 1164’te zaferle Şam’a geri döndük. Bu savaşta gösterdiğim başarı, sevk ve idaredeki becerim nedeniyle, Sultan Nurettin beni ‘Şina’ ilan etti. Böylece de 27 yaşımda, koca Şam’ın Emniyet Müdürü olmuştum. Akşamları sufi arkadaşlarımla buluşuyor, saatlerce zikir çekiyorduk. ‘La ilahe illallah’ diyerek, belden yukarısını sallayarak, ruhumuz huzura kavuşuncaya kadar devam ediyorduk.
“Ocak 1167’de tekrar Kahire’ye sefere çıktık. Bu sefer General Şêrkoh’un yanında komutan olarak…….

Cemîlê Çeto?

12924378_1040889402615986_2169238782139587531_n

Kürtlerin, son yüzyılda kahramanlıklar yarattığı kadar, ihanetlere da uğradığı biliniyor. Türk devletiyle işbirliğine girip, Kürtlere ihanet edenlerin, “ibretlik” akıbetleri çok öğreticidir.
Cemile Çeto’nun yaşam tarz ve tercihleriyle akıbeti, günümüze de ışık tutacak tarih bilinciyle yüklüdür..
1900’lü yıllarında başlarında, Bahtiyar/Pençinar aşireti ağırlığı Kurtalan olmak üzere, Siirt dolaylarında etkilidir. Aşiret başında abi Bışar ve kardeşi Cemile Çeto’lar var.
Bişar, aşiretler arası kavgalarda nam salmış, yiğitliğiyle bilinen, tanınan biridir. Cemil ise, hain, içten pazarlıklı, iki yüzlü, zalim, çıkarcı ve talancıdır.
1907’de, Said-i Kurdi, İstanbul’da “deli” diye tımarhaneye kapatılınca, Bışare Çeto bundan çok etkilenir. Küçük yerel kavgalardan vazgeçer, kendini “din” ve “ulusal” bilince verir.
1914’de, Bitlis’e kadar gelen Rus Çarlığına direnirken, cephede şehit düşer.
Cemil, Bişar’dan kalan askeri ve imaj açısından güçlü aşireti, zulüm ve talan üretmekte kullanır. Cemil, çevredeki aşiretlere saldırır, zor duruma düşünce devlete sığınır, işbirliği yapar, çevresini aldatır, namertlik eder. Milletin malına talanla el koyar.
1920 Mayıs ayı ilk haftasında, Kurtalan ve çevresinde “Kürt Teali Cemiyeti”ne ait olduğu iddia edilen bir bildiri dağıtılır. Bildiride, “İtilaf Devletleri’nin bağımsız bir Kürdistan kurulmasına yardım edeceği” haberi ile birlikte, “silahlanarak, hazırlıklı bulunulması” önerilir.
Cemile Çeto, durumdan vazife çıkarır, kurulacak Kürdistan’a “beleşten” konma hesapları yapar. Bildiriyi dağıtan Hıdranlı Aşireti Reisi Hüseyin Paşa başta olmak üzere, çevre aşiretlerini davet eder, “bana destek vereceksiniz, Kürdistan’ı kuruyorum” diye iknaya çalışır. Destek vermeyenleri tehdit eder, etrafta terör estirir.
Acele ile 20 Mayıs 1920’de dağa çıkar.
Ankara Hükümeti, Cemile Çeto’nun “basitliğini” bilir, tanır. Mustafa Kemal’e ait olduğu iddia edilen bir telgraf Cemil’e ulaştırılır. Telgrafta, Cemilé Çeto’ya, “Cemil Bey” diye hitap edilir, “Siirt mümessili” olarak tanımlanır. “Elviye-i müstakilesi” yani bağımsız livalardan bahsedilir. Cemile Çeto, bunu kendisine bir liva verileceği sözü olarak görür, 7 Haziran 1920’de dört oğlu ile birlikte teslim olur. Ankara hükümeti emrine girer,hükümete karşı olanlara zulmetmeye başlar, Mustafa Kemal’e sık sık mektup ve telgraflar yollar
1925’te Şex Said, Cemile Çeto’ya direnişe destek vermek üzere, bir mektup yollar. Çeto, direnişe destek vermediği gibi, mektubu Mustafa Kemal’e gönderir, Ankara Şex Said’e karşı tedbirler almaya başlar. Kasım hainini Şex Said’e yakın durmak ve gelişmelerden Mustafa Kemal’i bilgilendirmek üzere görevlendirir.
Şex Said kıyamında direnişçiler bireysel olarak gözaltına alınırken, Cemile Çeto dört oğlu ve karısıyla tutuklanır.
Çeto, bu tutuklamanın, Ankara hükümetine sunduğu hizmetlerini gizlemek, Kürtlerce sorumlu tutulmasını aşmak için yaşandığını düşünür. Her sabah serbest bırakılacağı umuduyla güne başlar, günlük traş olur. Bir elinde ayna, bir elinde cımbızla bakımını günlük yapar. Seyyid Abdulkadir’in idamı sırasında, “ben uzak durun demiştim” edasıyla, bıyıklarını yağlamakla uğraşır.
Cemile Çeto’nun mahkemesinden bir gün önce, Şex Said’in yanında direnişe katılan Emere Temir’e idam cezası verilir. Temir, cezaevine dönünce, Çeto ağlayarak kendini Temir’in kucağına atar. Temir, Çeto’yu iter ve “Cemil! Ben üzerine ağlanacak adam değilim. Ben milletim ve dinim için elimden gelenini yaptım, gönlüm rahat. Fakat sen zavallı, düşmanlara yardımcı oldun ve bugün de seni öldürmek istiyorlar. Ağlamanı kendine sakla!”der.
Cemile Çeto, ihanetinin derinliğini yaşamaya başlar. Yeme, içme, uyumadan kesilir. Sürekli şekilde, “Cemilê Çeto, ji kerê keto, Cemilê Çeto, ji kerê keto, Cemilê Çeto, ji kerê keto….” diye söylenir. Etraftakiler, “neden böyle söylüyorsun?” diye sorduklarında, Çeto, “Çünkü, dinimizin ve milletimizin önderleri bizi mücadeleye çağırdılar, ölürseniz şehid olursunuz dediler ama kulak asmadım. Şeyhlerle beraber şerefimizle ölümü kaçırdık. Hem dünyada rezil olduk, hem de ahirete şerefli bir ölümle gidemedik. Şimdi neden öleceğimizi bile bilmiyoruz” der.
Mahkeme, 1926’da Çeto’nun ismini bile anmaz. Çeto bir nolu sandalyeye oturtulur. Mahkeme “Bir nolu sandalyedekinin idamına” der ve Çeto, kendi ulusuna ihanet ederek sığındığı Türk devletince, layık olduğu şekilde ödüllendirilir; aynı gece idam sehpasında sallandırılır…

KAYNAK:Tarihte Kürtler Sayfası (facebook)

Zilan Katliamı..

zilan-zeylan-katliami

Zilan katliamı Türk Devletinin Kürtlere uyguladığı ikinci büyük katliamdır. 13 Temmuz 1930 yılında Ağrı serhildanına karşı yürürlüğe sokulan bu katliamda insanlığın en ağır suçları işlendi. Anne karnındaki bebeden en ihtiyarına kadar tüm yöre halkının hunharca katledildiği (resmi rakamlara göre 15 bin) Zilan’ın şehitlerini (Van’ın Erciş ilçesinde) rahmetle anıyoruz.

KATLİAMIN TANIKLARININ DİLİNDEN

Mirza Efendi: “Hamile kadınların karınları deşildi”

Zilan Katliamında ben Diyarbakır’da askerdim. Diyarbakır’dan bölgeye sevk edilen askeri birliklerin içinde ben de vardım. Bölgeye intikal ettiğimizde katliam yeni yapılmıştı. Bizler firar edenler ya da katliamdan kurtulup gizlenenlerin bulunması ile görevliydik. Yakılan Cakırbey köyünde bu amaçla arama tarama yapıyorduk, daha önce katledilen ve yakılan köyün yıkıntıları arasında sağ kalan insan arıyorduk. Aramalar neticesinde iki kişi bulundu. Her ikisini de alıp komutanın yanına getirdiler. Bizler de arama faaliyetini tamamlayıp orada toplandık. Yakalananlardan biri 80’lik ihtiyar bir adamdı. Diğeri ise, halinden doğumunun çok yakın olduğu belli olan hamile bir kadındı.

Komutan, yaşlı adama bir iki tekme atıp;

Bu adam zaten gebermiş, iki kişi kadının kollarından tutsun dedi.

İki asker, daha önce gördüğü dehşetinde etkisiyle tir tir titreyen zavallı kadının kollarından tuttu.

Komutan;

içinizde bu kadının karnını deşip piçini çıkaracak bir gönüllü çıksın diye bağırdı. Bir kaç kez seslendi, askerlerden bir ses çıkmadı. Bunun üzerine bu işi gerçekleştirecek kişiye 40 gün mükafat izni vardedi. Bir asker gönüllü olarak çıktı. İki kolundan kıskıvrak tutulmuş zavallı kadının karnını süngüyle yardı. Kadıncağız hemen öldü. Çocuk yaşıyordu.

Komutan;

Bakın bakalım,erkek mi kız mı diye sordu. Asker erkek diye cevapladı, Komutan;

Piç in erkek olduğunu tahmin etmiştim dedi.

Asker çocuğu da süngüleyip öldürdü.

Bizim evimiz o tarihte Hevırzong köyündeydi. Hasanabdal köyündeki akrabalarımızın çoğu katl edilmişti. Amcalarım, dedem de dahil. Fakat bizim köye karışmadılar. Babam, akrabalarımızın imdadına koşmak, en azından ölüleri gömmek için, gece katliamın yapıldığı Cebeliye gider. Anlattığına göre; köpekler insan etine alıştıklarından kendilerine de saldırıyorlarmıs. O sahaya zor bela girebilmişler. Sahaya girdiklerinde köpeklerce yiyilmiş, büyük bîr kısmı tanınmaz halde olan yüzlerce cesetle karşılaşmışlar. Katledilenler ancak gece kimse görmeden gizlice ve topluca toprağa verilmiş. O yörede aradan geçen en yıllık süreye rağmen hala insan kemiklerine rastlamak mümkündür. “

Ahmet Yıldız: “Askerler, genç kız ve kadınların cesetlerine tecavüz ediyorlardı”

’Aşê Davuda ceset doluydu, Ağustos sıcağında cesetler şişmiş, kokuyordu. Askerler, genç kız ve kadınların cesetlerine tecavüz ediyorlardı: “Aşê Davuda (Davutlar değirmeni), Erciş kız yatılı ilköğretim bölge okulunun bulunduğu yerdir, Van –Erciş yolu üzerinde bulunuyor ya. En büyük toplu katliamlardan bir de orda yapıldı. ben o zamanlarda. Askerlere erzak taşırdım. Birkaç defa Aşê Davuda’da kamp kurmuş olan askerlere erzak götürdüm; kendi gözlerimle gördüm. Cenazeleri üstü üste kule şeklinde yığmışlardı. Hiç unutmam, askerler cenazelerin arasına girip güzel kadın ve kızların cesetlerine tecavüz ediyorlardı.”

Kakil ERDEM: “İnsanların Kafa derisi Yüzüldü”

“Askerler, hamile kadınların karnını deşiyorlardı. Hamile kadınları öldürüp, çocuklarını karınlarından çıkarıyorlardı. İnsanları gözlerimin önünde kesiyorlardı. Benim gözümün önünde 3 akrabamın kafa derisini yüzdüler. İki kardeşi ağaçlarla döverek öldürdüklerini gördüm’ dedi. Katliamın başladığı sırada dağlara kaçtığını ve saklandığı yerden olup biteni izlediğini belirten Erdem, ‘Günlerce dağlarda aç kaldık. Askerler gittikten sonra köye geri döndük. 35 akrabamı öldürmüşlerdi. Birçok insanı gözümün önünde kestiler. Benim en büyük ağabeyim de sağ, o da bu olayları gördü’ diye konuştu. Katliam emrini İsmet İnönü’nün verdiğini anlatan Erdem, ‘O katliamı hiç unutamadım. Esir alınanları da öldürdüler. Bu katliamda ölenlerin çoğu Kurtuluş Savaşı’nda savaşmış insanlardı. 

Bir asker: “Herkesi bağlayıp taradık”

Toplam 44 köy ateşe verilir ve yaklaşık 15 bin kişi de Ceme Gürceme vadisinde, birbirlerine bağlanarak toplu bir şekilde vahşice katledilir.

‘Kadın, çocuk ve bebeler dahil herkesi, bölgedeki bütün köylerin halkını, binlerce insanı, Zilan deresine doldurdular.

Etraflarını makineli tüfeklerle çevirdiler. Makineli tüfeklerin başında bizler, yani erler vardı. Ellerimiz tetikteydi ve namlular topluluğa dönüktü. Bizim arkamızda erbaşlar sıralanmıştı. Elleri tüfeklerin tetiğinde namluyu bize yöneltmişlerdi. Onların arkasında, üçüncü sırada subaylar tabancaların namlusuna mermiyi sürmüş bekliyorlardı.

Biz ateş etmesek erbaşlar bizi vuracaklardı. Onlar bizi vurmazsa subaylar onları ve bizi vuracaklardı. Tetiğe bastık. Binlerce mermi deredeki insan topluluğunun üzerine ateş kustu. Kadınların, çocukların, yaşlı, genç erkeklerin korkunç çığlıkları dereyi sardı. Bir süre sonra çığlıklar iniltiye dönüştü. Ve sonra iniltiler de kesildi. Yaşlı ve genç erkeklerin yanında, binlerce kadının, çocuğun, kundaktaki bebeklerin cesetleri bir kan gölü içinde bırakıldı. Kurda, kuşa yem edildi. Bir süre sonra cesetler koktu, çürümeye terk edildi.’

Tayfunê Zilanî: “Cesetlerin altında kaldım ve kurtuldum”

‘Yüzbaşı Derviş Bey’e bağlı askerler, isyana kalkışacağız diye bir anda Zilan Deresi’ndeki 7 köye baskın yaparak, taramaya başladılar. Herkesi öldürmeye başladılar. Kısa bir süre içinde ortalık cesetlerle doldu. Ben de kaçarken yere düştüm. Cesetlerin altında kaldım. Benim öldüğümü zannettiler. Bütün cesetleri üst üste yığdılar, ben de cesetlerin altında kaldım. Askerler gittikten sonra ortaya çıktım. Ancak ailemden sadece ben sağ kalmıştım. Babam, annem ve bütün akrabalarım öldürülmüştü. Çok az kişi sağ kurtuldu. Kurtulanlar da benim gibi akli dengelerini yitirdiler.’

Abdülkadir Çelebi: “Cesetleri üst üste yığılmıştı”

“Askerler köye yaklaştığında herkes kaçtı. Kaçamayan ele geçti. Babam beni ve annemi alarak kaçtık. Bonuzlu, Burhan, Kerx, Milk, Kunduk, Sarko, Gomik, Şorık, Milk bu köylülerin hepsini toplamışlardı. Babam Şeytanava’yı da topladılar dedi. Buradaki esirlerin tamamını Mülk’e getirdiler. Biz Boynuzlu köyünün uzağında bir çukura sığınmıştık. Askerlerin eline geçmeyen kaçan herkes oradaydı.” Toplanan bütün köylülerin Mülk’e götürüldüğünü ve silah seslerinin bir kendilerine geldiğini hatırladığını belirten Çelebi, “Cenazelerin altından 100’den fazla insan sağ çıkmıştı. Bazıları yaralıydı, bazıları da yara almamıştı” dedi.

“Köylümüz olan iki çocukta cenazelerin altında çıkıp gelmişlerdi. Bir de Rabia vardı, kucağında bebeği vardı onunla kaçmıştı. Annem ‘Rabia kızım nereden geliyorsun’ dedi. O da cesetlerin altından çıktığını ve çocuğun uyuduğunu söyledi. Meğer çocuk ölmüştü. Gelirken çocuk ağlamasın askerlere ses gitmesin diye memeyi sürekli ağzında tutmuş çocuk boğulmuştu. Rabia’yı ve kucağında bebeğini hatırlıyorum. Askerler gidince cenazeleri defnetmeye gitti babamlar. Giderken üst üste yığılan cesetleri gördüm. Daha o manzara gözümün önündedir. Hiç bir zaman unutmadım” şeklinde konuştu.

Mirze Akmaz:  “Hem kurşunluyor hem de süngülüyorlardı”

Zilan olayları yaşandığı dönemlerde 8 yaşındaymış. Akmaz yaşadıklarını şöyle anlatıyor; “Bütün köylüleri topladılar. Askerler bizim etrafımızı sardı. Derviş bey atına binmişti. Bizi köprünün diğer tarafına geçirdiler ve Doğanci köyü ile birleştirdiler. Bizi Xeybi adasına getirip bir araya topladılar. Derviş Bey elini salladı üzerimize kurşun yağdı. Kurşun sesleri feryat figan iç içeydi. Sesler kesilince silah sesleri de sustu.” Cesetlerin arasından sağ çıkan Akmaz, anne babası ve kız kardeşinin üstüne kapandığını onların altında kaldığını hatırladığını kaydederek, “Sesler kesilince askerler cenazelerin içine girdi. Sağ kalanlara süngü ile vuruyorlardı. Bir kaç defa üst üste dolaştılar cenazelerin içinde. Bende anne ve babamın koynundan çıktım ikisi de üstüme kapanmıştı. Elbiselerimden kan damlıyordu. Hiç unutmam” diyor. Annesiyle babasının ve 2 ablasının yanı sıra amcası yengesi ve 9 amca çocuğunun katledildiğini söyleyen Akmaz, ailesinde sadece abisinin ve bir kız kardeşinin cesetlerin içinden çıktığını söylüyor.

Mela Ahmet yıldız: “Hayvalar da öldürüldü”

’Gök kızıldı ve bulutlar ağlıyordu. Gözyaşları ise alev alevdi. … Bu mahşerden her canlı nasibini alıyordu. Kürtler koyun kılığına bürünüyorlar’’ diye koyun sürüleri bombalanıyordu. Ortasına bomba düşen koyun önce göğe savruluyor; sonra da yere düşüyordu.”

Hacı Şebab Kandemir: “Ekinler yakıldı, su kuyularına beton döküldü.”

15 binden fazla kadın, çocuk ve yaşlı birbirlerine bağlanarak mitralyöz ateşine tutuldular. Hamile kadınların karınlarındaki çocuklar süngülendi. Ekinler yakıldı, su kuyularına beton döküldü.

Heci Heyder Özer: “İnsanların kafatasları vücutlarından kopup havaya uçuyorlardı”

Hepimiz oturduk. Bir kaç kız çocuğu beştaş oynuyorlardı, bazı çocuklar da mendil oyunu oynuyorlardı, hepsi de şen şakraktı. Tepelere xefif makineleri (mitralyöz) kurdular, yönlerini bize çevirdiler… İnsanların kafatasları vücutlarından kopup havaya uçuyorlardı, sonrada yağmur gibi gökyüzünden üzerimize et parçaları düşüyordu. Çığlıklar kesildikten sonra mitralyözler de durdu. Asker dağa vurup gitti” diyordu.

Reşit Akmaz

800, belki de 1000’den fazlaydık. Bizi teker teker tahta köprünün üzerinden karşıya geçirdiler. Hiç unutmam, 10 yaşlarında bir erkek çocuk oynaya oynaya güle güle yanımızda yürüyordu. Adaxeybê vadisine geldiğimizde, Birden bir ses yükseldi: ‘Ateş serbest!’diye. Yağmur gibi üzerimize mermi yağdı. Çığlıklar, Allahu ekberler, Kelime-i Şehaddetler, ağlamalar, inlemeler, bebek sesleri, çocuk ağlamaları birbirine karıştı.”

Heci Şebab Kandemir: “cenazeleri yakıyorlardı.”

Seyid camisinden Êrşat mezarlığına kadar yolun her iki tarafı kurşuna dizilmiş insan cesetleriyle doluydu. Yazın başlarıydı. Kanları toprağın üzerinde simsiyah bir tabaka oluşturmuştu; annem yine gözlerimi kapattı. Korkmamam için… Erciş’in büyük camisi (Kara Yusuf Cami) var ya işte orasını cezaevi olarak kullanıyorlardı. Askerler Gelîyê Zilan’daki insanları gündüz getirip bu camiye kapatıyorlardı. Akşam olunca da götürüp öldürüyorlardı. Aşê Davuda’da ve Aşê keşiş’e götürüp öldürüyorlardı. Heyderbeg (Haydarbey) yolu üzerinde öldürüyorlardı. Örene (Wêrane) yolu üzerinde öldürüyorlardı. Yekmal yolu üzerinde öldürüyorlardı. Bu şekilde abartısız günde 200 kişiyi öldürüyorlardı. Esir kafileleri Erciş’e getirildiği zaman benle ailem de içindeydik. Êrşat köyüne geldiğimizde bazı evler yakılmıştı. Hala yanıyorlardı. işte bu ateşin içine cesetleri atıyordu askerler cenazeleri yakıyorlardı.”

Cumhuriyet Gazetesi, 16 Temmuz 1930

‘Ağrı eteklerinde eşkıyaya katılan köyler yakılarak, ahalisi Erciş’e sevk ve orda iskan olunmuştur. Zilan harekatında imha edilen eşkıya miktarı, 15 binden fazladır. Yalnız, bir müfreze önünde düşüp ölenler 1000 kişi tahmin ediliyor. Zilan deresine sıvışan 5 şaki teslim olmuştur. Buradaki harp, pek müthiş bir tarzda cereyan etmiştir. Zilan deresi, lebalep cesetlerle dolmuştur.’

Vakit Gazetesi13 Temmuz 1930

“Asiler 5 günde yok edildi. Zeylan deresindekiler tamamen yok edildi. Bunlardan bir kişi dahi kurtulamamıştır. Ağrı’da harekat devam ediyor. Dünden beri harekat sahasında eşkıya kalmamıştır. Büyük kuvvetlerimiz yüksek sarp dağlara iltica edenleri de mahv etmiştir. Zeylan deresi yüzlerce cesetle doludur.”

Cumhuriyet Gazetesi 16 Temmuz 1930

Zilan Deresi’nde gerçekleşen olayı şu şekilde duyurur; “Ağrı eteklerinde eşkiyaya iltica eden köyler tamamen yakılarak ahalisi Erciş’e sevk edilip ve orada iskan olunmuştur. Zilan harekatında imha edilen eşkıya miktarı 15 binden fazladır. Harp pek müthiş bir tarzda cereyan etmiş, Zilan deresi lepalep cesetle dolmuştu.”

Dönemin iktidarlarına göre ise; “İsyan mıntıkasında işlenen fiiller suç sayılmaz” dı. Bölge, “serbest atış alanı”ydı.  20 Temmuz 1931 tarih ve 1850 Sayılı Kanunla bu teyid edilmişti:

Madde 1: Erciş, Zilan, Ağrı dağ havalisinde vuku bulan isyanda, bunu müteakip Birinci Umumi Müfettişlik mıntıkası ve Erzincan Pülümür kazası dahilinde yapılan takip ve te’dip hareketleri münasebetiyle 20 Haziran 1930’dan 1 Kanun-ı Evvel 1930 tarihine kadar askeri kuvvetler ve devlet memurları ve bunlar ile birlikte hareket eden bekçi, korucu, milis ve ahali tarafından isyanın ve bu isyanla alakadar vak’aların tenkili emrinde gerek müstakilen ve gerekse müştereken işlenmiş ef’al ve hareket suç sayılmaz.

 Madde 2: Bu kanun neşri tarihinden itibaren muteberdir.

 Madde 3: Bu kanunu icrasına Adliye ve Dahiliye vekilleri memurdur.

Boşaltılan Zilan çevresine bilhassa Kafkaslardan getirilen Türkmenler yerleştirildi.

 

MÊJÛNASIYA DÎROKA KURDISTANÊ (1923-1982)

 

10501660_797242923641398_9064293653789266493_n

MÊJÛNASIYA DÎROKA KURDISTANÊ (1923-1982)

1923, 24ê Tîrmehê – Peymana Lozanê hate şanenavkirin; parçebûna Kurdistanê.

1925 ,14ê Reşemiyê – Serhildana mezin a kurdan: Tevgera Şêx Seîdê Pîran.

1925, 16ê Berfanbar – Serhildana başûrê Kurdistanê li hemberî rêveberiya Ingilîzan

1925, 4ê Rezberê – Şêx Seîdê Pîran û 52 hevalên wî hatin darvekirin.

1926, 16ê Gulanê – Serhildana Agiriyê û komkujiya yekem a Agiriyê

1927, 26ê Gulanê – Serhildana Mutkiyê.

1927, 8 Rezberê – Komkujiya duyem a Agiriyê.

1927, Tebax – Komîteya neteweyî ya kurdan Xoybûn hate damezrandin.

1929, 22 Gulanê – Serhildana Geliyê Zîlan. 1929 ,14 Rezberê – Komkujiya Tendûrekê.

1930, 7 Rezberê – Komkujiya Agiriyê Ya Sêyemîn.

1931, Gulanê – Balafirên Ingilîzan berxwedana Şêx Berzencî şikandin.

1932, 5ê Gulanê – Ji bo kurdan qanûna sergomkirinê ya “Bicihkirina Mecbûrî” kete fermiyetê.

1935, 25ê Berfanbarê – Ji bo kurdên Dêrsimê “Qanûna Dêrsimê” ya sitemkarane hate derxistin.

1937, 5ê Rezberê – Pêşengê Serhildana Dersimê Seyîd Riza hate girtin

1938, 21ê Adarê 1937/16ê Rezberê- Berxwedana Dersimê û qirkirina komî.

1945, Tebax – Partiya Demokrat A Kurdistana Îranê (Î-KDP) hate damezrandin.

1946, 13ê Berfanbar – Li Mahabadê Komara Kurdistanê hate damezrandin.

1946, 16ê Tebaxê – Partiya Demokrat Ya Kurdistana Îraqê- I-KDP hate damezrandin.

1947, 17ê Berfanbarê – Komara Kurdistanê ya li Mahabadê hate rûxandin.

1947, 22ê Reşemiyê – “Meşa Dirêj” a kurdan di bin serokatiya Mele Mistefayê Barzanî de.

1958, 14ê Pûperê/27 Tîrmehê – Key Faysal ji text ket û Îraq wekî komara hevbeş a kurd û ereban hate binavkirin.

1958, 7ê Kewçêrê – Mele Mistefayê Barzanî yê ku ji tarawgehê vegeriya Îraqê.

1961, 11ê Rezberê – Li başûrê Kurdistanê li hemberî pergala Îraqê şerê çekdarî dest pê kir.

1962, 5ê Kewçêrê – Di serjimariya ku li Sûriyeyê pêkhatî de 120 hezar kurd wekî “biyanî” hatin binavkirin û hemû mafên wan ên hemwelatiyê ji destên wan hate girtin.

1969, Gulan – Navendên Çandî Yên şoreşgerên Rojhilatî DDKO hate damezrandin.

1970, 11ê Adarê – Tevgera başûrê Kurdistanê xweseriya xwe bi perqala Îraqê da pejirandin.

1974, 11ê Adarê – Ji ber ku pergala Îraqê peymana xweseriyê binpê kir şer û pevçûnên dijwar di navbera kurd û hêzên pergalê de dest pê kirin.

1975, 5ê Adarê – Şanenavkirina Peymana Cezayîrê di navbera Îran û Îraqê de; êrişên hevbeş ên dijwar li hemberî tevgera kurdan û belavbûna hêzên kurd li başûrê Kurdistanê.

1975, Pûşper – Yekîtîya Niştimanî Ya Kurdistanê (YNK) hate damezrandin.

1978, 11ê Rêbendanê – Komkujiya li hemberî elewiyên Gurgumê. 1978, 18ê Gulanê – Heqî Karer hate qetilkirin.

1978, 27ê Kewçêrê – Partiya Karkerên Kurdistanê PKK li Fîsê hate damezrandin.

1979, 1ê Adarê – Serokê PDKyê Mele Mistefayê Barzanî li Amerîkayê mir.

1979, 17ê Tebaxê – Mehabad kete destê hêzên kurd.

1979, 5ê Rezberê – Pergala Îranê li dijî kurdan fermana cenga pîroz derxist û êrîşî kurdan kir.

1980, 12ê Berfanbarê – Di encama êrîşa pergala tirk û sûrî de li Qamişloyê 15 mîlîtanên KAWAyê hatin qetilkirin.

1982, 21ê Adarê – Mazlum Dogan di zindana Amedê de şehîd ket.

Çavkanî:Ûmîd Demîrhan-Hînkerê zimanê Kurdî-2

Şêx Seîd’in Hayati…Jiyana Şêx Seîdê Kurdî..

1474469_704981696179697_1778891726_n

Şeyh Said (Şeyh Said Palevi, Şeyh Said Pirani, Şeyh Muhammed Said Nakşibendi, Şeyh Said Efendi), (1865 ya da 1866;Palu, Elazığ[1][2] – 29 Haziran 1925, Diyarbakır[3]), Seyyid bir aileye mensup [4][5][6] Zazaların[7][8] içinde ikamet eden Nakşibendişeyhi,[7] Kürt kökenli lideridir.[9] Müderris, Mutasavvıf, Müfessir ve Muhaddis olan Şeyh Said,[10][11] Şeyh Said İsyanı lideridir.[12]

Babasının adı Şeyh Mahmud Fevzi, annesi ise Gulê Hanım’dır.[13][14] Palu, Elazığ, Diyarbakır, Muş’ta, eğitim gördükten sonra babasının vefatından sonra Nakşibendi Tarikatı postnişini olmuştur.[15][16] Babası Şeyh Mahmud Fevzi’nin Palu’dan Hınıs‘a göç etmesiyle oraya yerleşmiştir. Nakşibendi târikatının liderlerinden olup Ermeniler konusunda fetvalar vermiştir.[17][18] I. Dünya Savaşısırasında Rusya İmparatorluğu‘nun Doğu Anadolu‘ya ilerlemesinden dolayı Piran‘a taşınmak zorunda kalmış ve savaştan sonra Hınıs Kolhisar‘a yerleşmiştir.[19] 1925 yılında yargılanmış ve idam edilmiştir.

Aile geçmişi

Şeyh Said, Muhammed’in neslinden olup Seyyiddir.[20][21][22] Şeyh Said’in dedesi Palulu Şeyh Ali Sebdi’dir. Şeyh Ali Sebdi’nin beş oğlu vardır: Şeyh Muhammed Nesih, Şeyh Mahmud Fevzi (Şeyh Said’in babası), Şeyh Hasan Naki, Şeyh Hüseyin Zeki ve Şeyh İbrahim (Kudo Efendi). Şeyh Mahmud Fevzi’nin de yedi oğlu vardır: Şeyh Said, Şeyh Bahaeddin, Şeyh Diyaeddin, Şeyh Necmeddin, Şeyh Tahir, Şeyh Mehdi ve Şeyh Addurrahim.[23][24]

Şeyh Said’in beşi kız, beşi erkek olmak üzere on çocuğu olmuştur. Şeyh Said’in oğlu Ali Rıza Efendi’nin oğlu Mehmet Fuat Fırat, 1973’te Erzurum bağımsız milletvekili olarakTBMM‘ye girmiştir.[25] Günümüzde Şeyh Said ailesinin temsilcisi Şeyh Said’in torunu Abdulilah Fırat’tır.[26][27]

Şeyh Said, dedesi Şeyh Ali Septi’nin halifelerinden Şeyh Ahmed-i Çani’nin kızı Amine Hanım ile evlenmiştir. Amine Hanım, aile Rus Harbinden dolayı Hınıs’tan Piran’a göç ettiği zaman rahatsızlanmış ve vefat etmiştir.[28] Hanımı vefat ettikten sonra Şeyh Said, Kürt Miralayı Hamidiye Alaylarının liderlerinden Cibranlı Halit Bey‘in kız kardeşi Fatma Hanım ile evlenmiştir. Yine Halit Bey’in kardeşi olan Güllü Hanım da, Binbaşı Kasım (Ataç) ile evliydi.[29] Şeyh Şaid’i ayaklanmanın bastırılması ardından eleveren, Binbaşı Kasım’dır.

Şeyh Said İsyanı – Genç Hâdisesi

Birinci Meclisin Bitlis milletvekili Yusuf Ziya tarafından aşiretler arasındaki tanınmışlığı ve sözünün geçmesi nedeniyle gizli Kürt İstiklal komitesi’ne (“Azadi” örgütü) üye yapıldı. 1924 yılında Yusuf Ziya tutuklandı. Suçunu itiraf eden Yusuf Ziya Bey, Cibranlı Halit, Hasananlı Halit, Hacı Musa ile birlikte Şeyh Said’in de adını verdi. Doğu illerindeki aşiretleri dolaşan Şeyh Said, Cumhuriyet ve Mustafa Kemal’in dinsizliğinden, çıkarılan yasalar ile İslamiyetin, nikah, ırz ve namusun Kuran’ın ortadan kalkacağından, ağaların ve hocaların idam edileceğini veya sürüleceğinden bahseden propagandalar yaptı. Kayınbiraderi Albay Cibranlı Halit‘in adamları Cemiyet-i Akvam’a haber vereceklerini, bölgede devletin askeri güçlerinin bulunmadığını ve kolayca bölgeyi ele geçirebileceklerini söyledi. Cumhuriyete ve devrimlere karşı bir ayaklanma fetvası hazırlayarak devrimlere destek verenlerin canları ve mallarının helal olduğunu yazdı. Fetvayı aşiretlerin ileri gelenlerine gönderdi. Varto’daki Hormek aşireti devlet yanlısı olduğu için ayaklanmaya uymayacaklarını açıkladı. Şeyh Said ifade vermek için Bitlis Harp Divanı’na davet edildiğinde yaşlı ve hasta olduğu için ifade vermeye gitmeyince ifadesi Hınıs’ta alındı. Diyarbakır, Çapakçur, Ergani ve Genç illerinde bir ay kadar dolaştıktan sonra 13 Şubat 1925 tarihinde Piran’daki kardeşinin evine yerleşti. Piran’da jandarmanın 5 suçluyu tutuklama girişimi üzerine çıkan çatışma sebebiyle ayaklanma hareketi planlanandan önce başladı.[38] 1924 Ekim ayından yakalanacakları güne kadar hükûmetle haberleşmekte olan bacanağı Kasım Bey (Kasım Ataç) tarafından ihbar edilmiştir.[39] Genç Hâdisesinin (Şeyh Said İsyanı) bastırılmasından sonra “Şark İstiklal Mahkemesi“nde yargılanıp idama mahkûm edildi.

Şeyh Said’in mezarı

29 Haziran 1925’te Şark İstiklal Mahkemesi tarafından Diyarbakır Dağkapı Meydanında idam edilen Şeyh Said, idam sehpasında iken son isteği sorulduğunda, kâğıt kalem ister ve kâğıda Arapça olarak “Benim bu değersiz dallarda asılmama pervam yoktur. Muhakkak ki mücadelem Allah ve dini içindir.” yazar ve kelime-i şehadet getirerek idam edilir.[40][41][daha iyi kaynak gerekli]

Şeyh Said, idamından önce başsavcı Ahmet Süreyya Örgeevren’i vasi tayin ettiği ve vasiyetnamesini hazırladığını yazmış: “Nitekim; Şeyh Said Efendi idamından biraz önce tevkifhanede yazdığı bir vasiyetname ile beni bu vasiyetin icrası için vasi nasb ve tayin etmiş bu vasiyetnamesi asılmasından sonra bana verilmişti. Bu vasiyet; üzerinde bulunan ve maliye veznesine verilmiş olan parasından veresesinden kimlere verilmesine ve kendisi için mezar yaptırılmasına dairdi… Mahkemenin müddeiumumîsi bulunduğum için, şeyhin vasisi sıfatıyla bu vesayeti kabul ve icra edemezdim. Onun için resmî ve itimat edilir bir el ile vasiyetinin yerine getirilmesi için vasiyetnameyi Ankara’da İçişleri Bakanlığına göndermiştim.”[42][43] Şark İstiklal Mahkemesi tarafından Şeyh Said’in mezarının yaptırılması kabul edilmesine rağmen halen mezar yerinin nerede olduğu tam olarak bilinmemektedir..

800px-Sheikh_Sherif,_Sheikh_Said,_Kasim,_Sheikh_Abdullah

Şêx Seîd

Şêx Seîd an jî Şêx Seîdê Pîranî (z. 1865 li Qollhêsara Xinûsê Erzîrom − m. 29 pûşper 1925 li Amedê), şêxê neqşîbendî, pêşawa ûşoreşgerê Kurd bû. Di sala 1925‘an de li bakurê Kurdistanê serhildana Şêx Seîd da dest pê kirin.

Li hemberî zorbetî û îxanetên kemalîstan kalê Şêx Seîd di 13’ê reşemiyê 1925‘an de serî bilind kir. Kurdistanê bajar bi bajar ji destên dewleta romiyan (navê niha Tirkiye) derxistin. Êrişê ser Amedê kirin û bi mehan bajar dorpêç kirin. Berhingariyeke dirêj da nîşan ku Amed nakeve. Dagirkirin bi qerera şûrayê hat rakirin. Têkoşer pêl bi pêl derbasî başûr û rojavayê Kurdistanê bûn. Rêberê bizavê Şêx Seîd û 49 hevalên wî ji bo derbasî Başûr bibin, bi rojê xwe diveşartin û bi şev dimeşiyan. Armanc berdewam kirina cenga awarte û xeyrî nîzamî bû. Bi xiyaneta bacenaxê Şêx Seîd ê serdar Qasim (Qaso), serokên serhildanê, Şêx Seîd û hevalên wî hatin dîlgirtin.

Di 10’ê gulana 1925‘an de wan derxistin Dadgeha Serxwebûnê ya Rojhilatê (Şark İstiklal Mahkemesi) ya Diyarbekirê. Nêzîkî pêncî rojan darizandina wan dewam kir. Di 28’ê hezîranê 1925‘an de, derbarê Şêx Seîd û 47 hevalên wî de dadgehê biryara darvekirinê (îdam) da. Du kes bi çend salan ceza xwarin. 28 kes di heman rojê de û yên din û Şêx Seîd di 29’ê hezîrana 1925‘an de li taxa Deriyê Çiyê ya Amedê hatin darvekirin.

 

Jiyana Simkoyê Şikak..Simkoyê Şikak kimdir,hayatı..

indir (1)

Simkoyê Şikak an Smayîl Axayê Şikak an jî Simko (z. 1887 Kela Çariyê – m. 30’ê pûşperê, 1930 Şino), serhildêr û rêberekî kurd ê ji êla şikakan bû. ‎ Smayîl Axayê Şikak, yê ku pirranî bi navê Simko (an jî Simkoyê Şikak) di nava ‎kurdan de hatiye naskirin, yek ji wan rêbera ye ku di dîroka azadîxwaziya gelê ‎Kurdistanê de xwedî rûmet û xebateke berbiçav e. Girîngiya serhildana Simkoyê ‎Şikak ku nêzî 25 salan dom kir, ew e ku piştî şerê cîhanê yê ‎yekem nêzî %50 ji axa rojhilatê Kurdistanê ji desthilatdariya dewleta Îranê rizgar kir û mîna desthilatdarekî kurd karê xwe yê hukimdariyê ‎meşand. Ev karê han (ku Simko dikarî hemû hêzên êl û eşîretên kurdan li dora ‎hev bicivîne), di serdemeke ku sîstema feodalîzmê li hemû Kurdistanê di bin ‎nîrê axatiyê de bû, pêkhat.

Secerename û nasnameya êla Şikak
‎Kela Smayîl Xanê Mezin (bapîrê Simko yê mezin, bavê Elî Xanê bapîrê Simko) li ‎nêzî çemê Berandizê li herêma Urmiyê ye û ev keleh wek şûnewarekî dîrokî di nava kurdan de weke ziyaretgehekê tê hesibandin.

Şikak di rojhilatê Kurdistanê de piştî eşîreta Kelhûr (li herêma Kirmaşan), ‎mezintirîn eşîreta vê para axa Kurdistanê ye ku di çaxê desthilatdariya Qacarî ‎û Pehlewiyan de li Îran û Kurdistanê xwedî rolekî aktîv yê siyasî bûne.

Piştî ku Mihemed Xanê Qacar (damezrînerê silsîleya Qacariyan) bi ji navbirina ‎desthilatdariya Zendiyan, desthilatdariya hemû Îrana mezin girt destê xwe, ‎fermandarê kurd Sadiq Xanê Şikak jî hevkarê wî bû. Lê Mihemed Xanê Qacar ‎zor û sitemkariya xwe gihand radeyekê ku heta li dijî mirovên mîna Sadiq Xanê ‎Şikak jî kete liv û lebatê û hewilên ji navbirina wî jî dane. Sadiq Xan ku xwedî ‎hêzeke zêdetir ji 10.000 kesan bûye, bi kuştina Mihemed Xanê Qacar jî hatiye ‎tawanbarkirin ku di sala 1797’an de li bajarê Şuşa (Şoş) di nava xîveta xwe de tê ‎kuştin.[1] Sadiq Xanê Şikak yekemîn kes e ku navê wî di serûkaniyên dîrokî de ‎weke fermandarekî kurd yê girêdayî êla Şikak hatiye nivîsandin. Piştî wî malbata ‎Simkoyê Şikak di qada siyasî ya herêma bakurê rojhilatê Kurdistanê de, xwedî ‎navekî xuyakirî ye. Ji wan kesayetiyan Smayîl Xanê Mezin, Cazê (jina Smayîl ‎Xanê Mezin û dayika Elî Xan), Elî Xan, Mihemed Paşayê kurê Elî Xan, Cewer ‎Axa û Simkoyê Şikak ku tev bi nemerdî û awayê xapandinê ji aliyê Îraniyan ve ‎hatine kuştin.

Êla Şikak ji du tîreyan (Kardarî û Ebduyî) pêk tê:

Tîreya Kardarî ji deh şaxan pêk tê: ‎‎Fenekî, Mamedî, Nîsanî, Delan (Delanî an jî Delî), Xidirî, Botan, Hinare, Pisaxa, ‎Gewirik û Xelûfan.
Tîreya Ebduyî jî ji neh şaxan jêre pêk tê: Kizinî, Keçelî, Pisaxa (malbata Simkoyê Şikak), Etmanî, Çerkoyî, Mendolekî, ‎Neimetî, Êverî û Şekerî.
Ji van her du tîreyan tev di bin desthilatdariya Pisaxayan de bûne ku di çaxê ‎serhildana Simkoyê Şikak de û di bin rêbertiya wî de, bi awayê konfederasyona ‎eşîretan hevgirtinek bihêz di navbera eşîreta Şikak, Milan, Herkî, Ertûşî, Dirî û hinekên din de hat ‎çêkirin.

Mîna ku mezin û rihspiyên eşîreta Şikak didin diyarkirin, esilê wan ji Cizîra ‎Botan hatiye û navê yekemîn kesê vê malbatê Ebdu bûye ku bi neh kurên xwe ‎re ji wir ber bi herêma Urmiyê û Soma ya Biradostê koç kirine. Li gorî hevpeyvîneke di sala 1993’an de ‎bi apê Evdî re hatiye çêkirin. (Ew şervanekî çaxê şoreşa Smayîl Xan bû ku ‎heya roja şehîdbûna wî li bajarê Şinoyê, pêre bû.) Apê Evdî li ser koka malbata ‎Smayîl Xanê Şikak wiha dibêje: ‎“Ebdula Veg (Ebdu an jî Evdu) xwediyê neh kuran bû ku ji Cizîrê hatin Somayê. ‎Kurekî Evdu Begê yê bi navê Îbrahîm Aẍayê Çep hebû ku pir mêrxas bû. Ji wî ‎re kurek çêbû ku jêre Smayîl Aẍayê Mezin digotin. Ango bapîrê mezin (bavê ‎bapîr) ê Simkoyê Şikak bû. Elî Xanê kurê Simkoyê mezin xwediyê 6 kuran bû: ‎Ehmed Aẍa, Mihemed Aẍa (bavê Simko û Cewer Aẍa), Temer Axa, Îbrahîm Aẍa, ‎Hecî Aẍa û Qasim Aẍa. Mihemed Aẍa jî xwediyê 6 kuran bû: Cewer (Ceifer) ‎Aẍa, Smayîl Aẍa ango Simko, Şukir Aẍa, Ehmed Aẍa, Xurşîd Aẍa (di şerê bi asûriyan ‎re li Dîlemanê hate kuştin) û Elî Xan (di çaxê şandina bombeya ku ji aliyê ‎dewleta Îranê bi navê şirînî ji bo kuştina Simko hatibû şandin, li çariyê şehîd ‎bû).”[2]

Di Rojhilatê Kurdistanê de ji çaxê serhildana Kela Dimdimê heya roja îro, hemû ‎rêberên kurd bi navê çareserkirina pirsgirêka kurd û hevdîtinê, hatine ‎xapandin û di bi awayekî dûr ji exlaqê siyaset û mirovanetiyê ji aliyê ‎desthilatdarên Îranê ve, hatine kuştin.

Ji serokên êla Şikak Simkoyê Mezin (Smayîl Xan), Elî Xan, Cewer Axa û Simkoyê ‎Şikak tev bi navê hevdîtin û çareserkirina pirsgirêkên siyasî bi nemerdî ji aliyê ‎desthilatdarên Îranî ve hatine kuştin. Mihemed Axayê Şikak jî piştî kuştina kurê ‎wî (Cewer Axa) çû Stenbolê ku ji sultanê Osmanî (Sultan Ebdulhemîd) dawa ‎hevkariyê ji bo tolhildana xwîna kurê xwe bike. Li wir rêzek taybetî jêre hat ‎girtin û nasnavê Paşa dane wî. Lê bi hewldanên berdevkên Îranê, Mihemed ‎Axa negihişt armanca xwe û wek jêder didin xuyakirin ew li Stenbolê bi ‎komployekê hatiye kuştin. An jî ji ber têkiliyên wî yên bi malbata Bedirxanî û ‎mezinên din yê kurd li Stenbolê, ji wir hatiye dûrxistin û di jiyana dûrî ‎Kurdistanê de wefat kiriye.

Kuştina Cewer Aẍa

Cewer (an jî Ce’fer) Axayê Şikak ku li sala 1905‘an de li Tewrêzê hat şehîdkirin[3] di nava êla Şikak de wek cîgirê bavê xwe dihate hesibandin. Bi ‎awayekî fermî bi destûra dewleta Qacarî li herêmên rojavayê gola Urmiyê ‎hukimdarî dikir. Cewer Axa ji ber hinek taybetmendiyên xwe yê mîna mêrxasî, ‎merdayetî û destvekiriyê di nava çîna feqîr û hejarên herêmê de pir dihat ‎hezkirin. Sedem jî ew bû ku wî parek ji wê talana ku ji dewlemendan distand, ‎di nava feqîr û hejaran de belav dikir. Ji bona wê jî Cewer Axa ji aliyê jêredên ‎ewropî û gerîdokên Rojavayî ve wek Robin Hoodê Kurdan hatiye binavkirin.[çavkanî pêwîst e] ‎ Sala 1905’an dema ku Muzeferedîn Şahê Qacar, bi seferê çû Ewropayê, li ‎bajarê Tewrêzê kurê xweMihemed Eçlî Mîrza wek cîgirê xwe hilbijartibû. Wê ‎demê Huseyîn Qulîxan (Nizamûl Seltene) jî kiribû waliyê giştiyê ‎Azerbaycanê.[4] ‎ Dîroknivîsê azerbayecanî Ehmed Kesrewî di vê derbarê de dibêje: “Nizamûl ‎Seltene bi awayekî fêrmî Ce´fer Axayê Şikak vexwînd bajarê Tewrêzê û jê ‎dawa kir ku ji bo gotûbêja li ser pirsgirêkên sinorê dewleta xwe û dewleta ‎Osmanî bi hevre bişêwirin. Herwiha wan soz da Cefer Axa ku dewlet yê li wî ‎xweş be û daxwazên wî jî yê bên bicîkirin. Lê piştre ferman da Mihemed ‎Husên Xanê Zerxam (Qeredaxî) ku Ce´fer Axa vexwîne bo seraya xwe û bi ‎awayekî ku ew pênehesin, wî û mirovên pêre bikujin“. ‎ Havîna sala 1905’an piştî ku Cewer Axa bi mezinên êla xwe re şêwirî, di gel ‎heft siwarên xwe yên ku di karê şervanî û mêrxasiyê de zîrek û netirs bûn, ji ‎Kela Çariyê ber bi bajarê Tewrêzê meşiyan. Heft kesên hilbijartî ku bi Cewer ‎Axa re çûn ev bûn: ‎ Mistefa Newrozî (Xalê Mistê), Xalê Mîrzê (xalê Cewer û Simko), Sedo, ‎Hacî (Haco), Caço, Seyîd Mihemed (Seydo) û Qasim (Qaso). ‎ Piştî 40 rojan ji aliyê welîehdê Îranê Mihemed Elî Mîrza ve fermana kuştina ‎Cewer Axa bi telegrafekê, gihişt destê Nizamûl Seltene û ew di seraya dewletê ‎de hat kuştin. Ji heft kesên ku bi Cewer Axa re bûn, pênc kesan karî bi şerekî ‎giran xwe ji bajarê Tewrêzê bigehînin kela Çariyê û xebera bûyerê bigehînin ‎kurdên herêmê. Mihemed Axa ji bo tolhildanê bi riya Sultan Ebdulhemîdê ‎Osmanî çû Stenbolê, lê nekarî raya wan ji bo vî karî bikişîne aliyê xwe. Wek ‎hat gotin ew bi komployên konsulosê Îranê, êdî ji Stenbolê venegerî ‎Kurdistanê û bi her awayê ku bû, hat wenda kirin.[çavkanî pêwîst e] ‎ Kurdan ku bi şêweyek aktîv di şoreşa meşrutexwazên Îranê (1905 – 1911) de, ‎xebat dikirin, ji vî karê Nizamûl Seltene nerazîbûna xwe dan xuyakirin. Herwiha ‎azadîxwazên din yên Îranî li bajarên mina Tewrêz û Tehranê jî ev karê dewleta ‎Îranê şermezar kirin. ‎ Li pey kuştina Cefer û Mihemed Axayê bavê wî, Simko ku xortekî ciwan bû, li ‎ser daxwaz û şêwra rihspiyên eşîreta Şikak, bû cîgirê birayê xwe yê mezin. ‎ Ev di rewşekê de bû ku du hissên niştimanperwerî û tolhildanê di dil û mejiyê ‎Simkoyê ciwan de gelek bihêz bûn. ‎

‎ Destpêka Serhildana Simkoyê Şikak û Sedemên Bingehîn

Piştî şoreşa Şêx Ubeydelayê Nehrî (sala 1880’an), serhildana Smayîl Axayê Şikak di ‎rojhilatê Kurdistanê de şoreşa herî mezin û domdirêj tê hesibandin. Di çaxê vê ‎şoreşê de bû ku kesayetiya tehqîrbûyî ya kurd wek neteweyekê, hinekî bişkivî û ‎hissên millî di nava kurdên vê perça Kurdistanê de zêdetir ji berê zindî bûn.[çavkanî pêwîst e] ‎Kurdan karî wek netewe hebûna xwe di hemû Îranê de bidin selmandin û ‎berevajî xwesteka şovînîstên faris, hurmeta xwe ya civakî û siyasî wek ‎mîrasekî dîrokî biparêzin. Ji bona wê jî nivîskar û dîrokzan Kirîs Koçêra, ‎Simkoyê Şikak bi weke bavê nasyonalîzma kurdî ya di rojhilatê Kurdistanê de binav ‎dike.

Li gor gotina mezinên Evduyiyan Simko di çaxê şehîdbûna Cewer Axa de xurtekî ‎‎18-19 salî bûye. Yanî sala ji dayibûna wî 1887 an jî 1888’ê zayînî ye. Herwiha Tahirxanê Kurê Simko dide diyarkirin ku dema bavê wî li bajarê Şinoyê hatiye ‎şehîdkirin, temenê wî 42 an jî 44 sal bûye. Simko ku ji aliyê Xalê Mîrzê û ‎mezinên din yên êla Şikak ve wek cîgirê bav û birayê xwe yê mezin hatibû ‎hilbijartin, di dilê xwe de ji bêbextî û nemerdiya desthilatdarên dewleta Îranê, ‎kînek mezin ji wan girtibû.[çavkanî pêwîst e] Wek tê gotin Simko di ciwaniya de xurtekî şervan, ‎netirs û di liv û lebatên wî de hissa tolhildanê gelek bihêz bûye. Ji ber wan ‎hemû derd û belayên ku bi ser malbata wan de hatibûn, mirovekî kêm axiftin ‎û xemgîn bûye û gelek bi xwe re ponijiye.

Hissa tolhildanê jî bi sedemên dîrokî ve girêdayî bû. Simko baş dizanî ku ji ‎bapîrê wî yê mezin Smayîl Xan bigire heya birayê wî Cewer Xan tev bi nemerdî ‎ji aliyê berpirsyarên dewleta Îranê ve hatine xapandin û kuştin. Ji bona wê baş ‎dizanî ku desthilatdarên Îranî li wî jî nagerin û yê rojekê bela xwe li wî jî bidin. ‎Çimkî Simko xwedî hêzeke mezin ya leşkerî bû û wek mezinê eşîreta Şikak di ‎nava kurdan de mirovekî bi qedir û rûmet bû. Wî dizanî ku Îranî dixwazin wî jî ‎weke bira, bav û bapîrên wî, bikujin. Lê ferqa di navbera Simko û bira û bavê ‎wî de, di vir deye ku bîr û rayên Simko yên siyasî (wek rêber û kesayetiyek ‎siyasî yê kurd) ji bo azadî ya Kurdistanê bêtir geş bûn.[çavkanî pêwîst e] Çaxê ku cîgirê waliyê ‎Azerbayacanê (Mukerrem el Mulik) di sala 1919’an bi hevkariya ermeniyan, ‎bombeyek çêkirin û di nava qotiyekê de bi navê şiranî ji Simko re şandin[5], ‎neyartiya Simko bi dewleta Îranê re derbasî pêvajoyek siyasî û eşkeretir bû.

Têkiliya Simko bi du kesayetiyê kurd Ebdulrezaq Bedirxan û Seyîd Teha Gîlanî ‎‎(neviyê Şêx Ûbeydulahê Nehirî) re, şoreşa di bin desthilatdariya Smayîl Xanê ‎Şikak de, di rojhilatê Kurdistanê de û heya radeyekê jî li bakurê Kurdistanê, ‎berfirehtir kiriye.[6] Lê wek jêder û şahidên zindî dibêjin Seyîd Teha Gîlanî heya ‎dawiyê bi Simko re nemaye û navbera wan li ser awayê têkiliya bi îngilîzan re, ‎têk çûye.

Kirîs Koçêra di derbarê têkçûna Simko bi dewleta Îranê re dibêje: ”Bi vê hindê ‎re ku Simko kîna xwe ya li hemberî Îranê venedişart, gotibû ku bizava min li ‎dijî Îranê tolhildan jî têde bû, çimkî bav û bapîrên min, xizim û kesên min yên ‎nêzîk û cotek birayên min, tev bi destê karbidestên Îranê hatine kuştin. Lê bi ‎vê re jî Simko gelek caran behsa vê rastiyê kiriye ku armancên şoreşa wî ji bo ‎berjewendiyên netewî bûne û tenê ji bo tolvekirinê nebûye. Di vê derbarê de ‎Simko gotiye: Hemû kes dizane ku gelê kurd heya niha çi bi ser de hatiye. ‎Mirovên wan yên mezin yên weke Smayîl Xan û Elî Xan bi şêweyek gelek ‎zalimane ji aliyê Îraniyan ve ji nav çûne. Ez niha ji bo gelê Kurd têkûşînê ‎dikim, lê tolhildana ji zordar û bedkaran hê jî maye û ji bîr nabe”.[7]

Mîna ku di roja îro de ji bo hemû serokên kurd eşkera bûye, Simko jî zû ‎pêhesiyaye ku dewleta navendiya Îranê mafê azadî û wekheviyê heta di nava ‎sinorên Îranek yekgirtî de jî nade gelê kurd.

Simko ku gelek kes hereketa wî bi bizavek eşîretî û herêmî dihesibînin, li gor ‎pîvanên wê çaxê mirovekî zana bûye û haya wî ji siyaseta Îran û cîhanê ‎hebûye. Simko bi nameya ku bi riya serleşkerekî îngilîzî ji Zefer el Dulê re ‎şandibû, vê rastiyê baştir dide selmandin. Simko di pareke nameya xwe ‎de dibêje: ”Em pir baş dizanîn ku hinek netewe di cîhanê de hene ku hejmara ‎wan nagehe çaryeka kurdan, lê ew gihiştine xweziyên xwe ku mafê ‎otonomiyê ye. Li almanan binêrin ku çawa ev karê han di nava xwe de ‎pêkanîne. Birastî ger netewa kurd di Îranê de negihije mafê xwe, êdî mirin û ‎neman jêre baştire ji jiyan û mayînê. Di vê roja ku em têde dijîn, dewleta Îranê ‎bixwaze an jî nexwaze, em mafê xwe yê otonomiyê dixwazin. Êdî ev xweziya ‎hemû mirovekî kurd e û ji xelkê me re jî jiyaneke nûye[8]

Ev name dide diyarkirin ku Simko mirovekî dûrbîn bûye û ji bo standina mafê ‎rewayê gelê kurd bi armancên mezin û pîlanên nû dest bi xebata xwe ya siyasî ‎kiriye. Herwiha tenê naveroka vê nameya dîrokî (ku bêgoman di arşîva milliya ‎Îranê de hatiye parastin) ji bo wan nivîskar û lêkolînvanên neteweperest ku tenê bi ‎awaykî negatîv behsa kesayetiya siyasî û serhildana Simkoyê Şikak kirine. ‎

Destpêka Şerên Giran

Rojhilatê Kurdistanê

Simko xwedî hêzeke leşkerî ya pirr mezin bû. Hejmara pêşmergeyên wî carna gehiştiya 20.000 ‎kesan. Lê tevahiya van şervanan mîna artêşeke hevgirtî û di bin ala partiyeke siyasî de xebata ‎xwe nekirine. Her eşîrek di bin serokatiya mezinekî wê eşîretê de bûye û rengekî taybetî ji bo ‎nasandina eşîret û hêza xwe hilbijartine. Bo nimune rengê ala hêza di bin serokatiya Simkoyê Şikak ‎de sor bû.[9]

Ji bilî wan şerên biçûk ku di navbera hêzên Simko û Îranê de qewimîne, çend ‎şerên mezin ku bûyera wan di dîroka rojhilatê Kurdistanê de cih girtiye, ‎girîng in.

Ji wan şeran ên girîng ev in:

Piştî ku hêzên kurdan bajarê Urmiye ji destê leşkerên Îranê derxistin, Urmiye ‎wek paytexta desthilatdariya kurdan hat hilbijartin û Têmur Aẍayê Şikak ji ‎aliyê Simko ve weke hakimê bajar hat wezîfedarkirin. Di şerê Gulmanxaneyê de jî ‎hêzên kurdan bi girtina Gulmaxanê rêya ku bajarê Urmiye bi Tewrêzê ve girê ‎dida, girtin. Di şerê Şekeryazî de jî fermandarê hêza dewleta Îranê Emîr Erşed ‎hat kuştin. Emîr Erşed birayê Mihemed Husên Xanê Zerxam (Qeredaxî) bû ku di ‎seraya xwe de Cewer Axa kuştibû. Lê di dawiyê de kurdan nekarî li hemberî ‎hêzên dewletê li berxwe bidin û bajarê Urmiyê ku bi qasî çar salan di dsetê ‎kurdan de bû, ket jêr desthilatdariya hêzên Îranî. Di şerê Miyanduawê de ‎kurdan bi şikênandina hêzên artêşa Îranê, serkeftinên mezin bi dest xistin. Lê ‎karê herî girîng û dîrokî kuştina xayînê navdar Xalo Qûrban bû. Xalo Qûrban ku ‎ji kurdên Hersînê ye, yek ji wan fermandarên şoreşaMîrza Kuçik Xanê Cengelî ‎bû ku li dijî dewleta navendiya Îranê li bakurê Îranê serî hildabû. Xalo Qûrban ‎bi hevkariya cotkar û çend fermandarên din yên mîna Kerîm Xan, Xalo Hişmet‎û Baba Xan karî di nava bizava Cengeliyan de heya pileya komîseriyê jî biçe. Lê ‎piştre Xalo Qûrban ji Mîrza. K. Xanê Cengelî qetiya û di bazara xwefirotinê de ‎ket xizmeta artêşa Riza Pehlewî. Xalo Qûrbanê kurd, bi hevkariya artêşa Îranê ‎karî şoreşa Cengeliyan toşî şikestê bike û di dawiyê de serê serokê şoreşê bi ‎xelat ji Riza Xanê Pehlewî re bir koşka Tehranê. Li hemberî vê xizmeta wî ew ‎bû fermandarekî artêşa Îranê.[10]

Riza Şahê Pehlewî xayinê kurdan Xalo Qûrban şand meydana şerê li dijî ‎serhildana Simkoyê Şikak. Lê vê carê di şerê Miyanduawê de ev bi destê şervanên kurd hat kuştin.

Di şerê azadkirina bajarê Mehabadê de fermandarê giştiyê şer Simko bixwe bû ‎ku Seyîd Teha Şemzînî (Gîlanîzade) jî hevkarê wî bû. Piştî şerekî giran bajar ket ‎destê kurdan û 600 jandarmên Îranî ku di bin serokatiya parêzgar Melîkzade de ‎bûn, tev hatin kuştin. Di çaxê şerê Sarî Tacê de jî ku li sala 1922’an li herêma ‎Salmasê (Dîleman) qewimî, hêza kurdan nekarî li hemberî hezên Îraniyan ‎berxwedanê bike. Şer heya dagîrkirina kela Çariyê berdewam bû. Piştî ku kela ‎Çariyê hat girtin, Simko û hezar kes ji siwariyên xwe derbasî bakurê ‎Kurdistanê bûn û ji aliyê artêşa Tirkiyeyê ve hatin bêçek kirin. Lê ev ne dawiya ‎şerên kurd û dewleta Îranê bûn. ‎

‎ Şehîdbûna Simkoyê Şikak li bajarê Şino

Li ser şehîdbûna Simko ‎goman heye ku hinek axayên kurd xiyanet li wî kirine û ew neçar kirine ku ji ‎bo hevdîtinan xwe bigihîne bajarê Şinoyê. Berdevik û desthilatdarên Îranê ku ‎hertim bi riya xapandin û xiyanetê xwe nêzî siysetvanên kurd kirine, dîsa jî bi ‎navê hevdîtinên çareseriyê, Simko hat razîkirin ku bê bajarê Şinoyê û bi ‎serleşker Muqedem re hev bibînin. Ji bona wê jî wan bi rêya Têmûr Axa ku ‎demek bû, bi birîndarî di destê dewletê de hêsîr bû, nameyek ji Simko re ‎şandin ku wê demê li gundê Barzan bû. Simko bi çend siwarên xwe re hatin ‎çiyayê Qendîlê û li wir jî bi Xurşîd Axayê Herkî re ber bi bajarê Şinoyê ve meşiyan. ‎Li wir fermandarê bajarê Şino serheng Sadiq Xanê Nûrozî ew bir mala xwe. Lê ‎hatina serleşker Muqedem derew bû û ew li benda derfetekê bûn ku Simko bi ‎tenê bikişînin derveyî bajarê Şinoyê û wî li wir bikujin. Di dawiyê de jî bi ‎hînceta pêşwazîkirina ji serleşker Muqedem li derveyî bajarê Şinoyê bi wê ‎davika ku jêre danîbûn, di êvariya 30’ê pûşpera 1930‘î de hat şehîdkirin. Herçend di ‎şer de Simko û siwarên wî gelek kes ji serbaz û leşkerên dewletê jî kuştin, lê ‎wî nekarî vê carê xwe ji destê wan rizgar bike. Termê Simko sê rojan li bajarê ‎Urmiyê neveşartî danîn ku gel lê binêre û kurdan jî pêbihesinin ku serokê wan ‎hatiye kuştin. Berpirsyarên dewleta Îranê ji bo zanîna wê hindê ku sedî-sed ‎bizanibin Simkoyê Şikak kuştine, jina Simko ya bi navê Fexriye Êqibalî (azerî ‎bû) anîn ser termê wî û wê jî bi nerihetî ji wan re got:” Belê ev mêrê min ‎Smayîl Axa ye. Ez ji rûyê tiliya wî ya birî dizanim ku berî çend salan ji ber jehra ‎marê ku pêvedabû, bi destê xwe bi kêra xwe birîbû.” [11]

Dema ku xebera kuştina Simko gihişt koşka paşatiya Îranê heya heftiyekê ‎şahî û kêfxweşî hatin lidarxistin û hemû kuçe û kolanên bajarê Tehranê bi ‎ronahî û gulan hatin xemilandin. Riza Pehlewî mezintirîn dijminê xwe di ‎Kurdistanê de ji holê rakiribû.

Şehîdbûna Simko bû sedem ku heya ‎pêkhatina komara Kurdistanê ya di bin serokatiya Pêşewa Qazî Mihemed de bêdengiyek xemgîn li rojhilatê Kurdistanê hakim be.‎

‎ Xebat û Hewldanên Simko

Şêx Mehmûdê Berzencî

Simko di çaxê desthilatdariya xwe de gelek xebitiye ku bi dewletên biyanî re têkeliyên siyasî ‎pêkbîne. Di vê navê de bi taybetî ew xebitiye ku bi dewleta Îngilistan û YKSS‘ê re ‎têkiliyan deyne û bala wan bo ser çareserkirina pirsgirêka kurd bikişîne. Lê wan ji ber ‎berjewendiyên xwe yên aborî û girîng nebûna cihê jeopolîtîk yê axa Kurdistanê, bihayekî wisa ‎nedane pêşniyarên vî serokê kurdan. Simko bi rêya Seyîd Teha Gîlanîzade pirr xwestiye ku ji ‎bo çareserkirina pirsgirêka kurd û pêkanîna dewleteke kurdî bi berpirsyarên îngilîz ên li Îraqê ‎hevdîtinan pêk bîne, lê di vê daxwaza xwe de bi ser neketiye. Herwiha ew ji Şêx Mehmûdê Berzencî ‎bi gilî û gazinc bûye ku baweriya xwe bi dewleta tirkan re tîne. Ji bona wê jî ew di derbarê îngilîz ‎û tirkan de wiha dibêje: “Îngilîz û tirk her du ji bo çaresekirina pirsgirêka serxwebûn û serbestiya ‎Kurdistanê derewan di gel me de dikin, ew me dixapînin. Îngilîz dixwaze tevaya kurdan mîna ‎xulam û berdeyan ji bo armanc û daxwazên xwe yên çewt bikar bînin û bixebitînin, mîna ‎meymûnan me ji xwe re bireqsînin û ew jî bi me bikenin. Ew dixwazin me li hemberî neteweya me ‎şermezar bikin, ev ne karê min e, ez xiyanetê li gelê xwe nakim. Tirk û îngilîz her du ji hev xirabtirin, lê ji herkesî zêdetir kurd ji bona xwe xirabin, kurd pişta hev ‎nagirin, hînî xizmetkariyê bûne, baweriya wan bixwe tune û mezinatiya hevdu napejirînin.”[12]

Simko bêtirî hertiştî ji xiyaneta axa û begên Kurd dilşikestî bû ku di rojên xweş de mîna mêşa li ‎dora şirînî, kêliyekê ji wî dûr nediketin, lê di rojên tengaviyê de xwe ji wî dûr dixistin. ‎ Xaleke girîng a hewldanên Simko ew e ku wî di çaxê desthilatdariya xwe ‎li bajarê Urmiyê de xebatên rewşenbîrî û çandî dan meşandin. Yekemîn car di dîroka rojhilatê Kurdistanê de Simko ket wê fikirê ‎ku di warê ragehandinê de jî pêngavek bê avêtin. Di sala 1912’an de li bajarê Xoy, Ebdulrezaq Bedirxan bi ‎piştgiriya siyasî û diravî ya Simkoyê Şikak kovareke mehane bi navê Kurdistan weşand. Herwiha li ‎bajarê Xoy dibistaneke kurdî jî, ji bo zarokên kurd vekirin. Salên piştî şerê cîhanî yê yekem yanî ji sala 1919’an heya ‎têkçûna şoreşê rojnameya bi navê (Roja Kurd) û piştre tenê bi navê Kurd ku organa fermî ya ‎dewleta wî bûye, hatiye weşandin. Roja Kurd an jî Kurd rojnameyek heftane bûye. Sernivîserê ‎vê rojnamê nemir Mela Mihemedê Turcanîzade bû ku karê amadekirina rojnameyê di weşanxana ‎Xêyret de li bajarê Urmiyê dimeşandin. Herwiha Simko ji bo agehdariya ji rewşa siyasî û leşkeriyê ‎hemû herêmên di bin desthilatdariya xwe de, ji telefonê mifa standiye û bi vî awayî pêwendiyên ‎hemû fermandarên eniyên şer bi kela Çariyê re hebûne.

Beriya ku Simko bi awayekî berfireh dest bi şer û şoreşa li dijî dewleta Îranê bike, bi hevkariya ‎Ebdulrezaq Bedirxan û çend giregirên din yên kurd komelek bi navê Cîhandanî li bajarê Xoyê ‎damezrandibûn, ku komelek rewşenbîrî bû û bêhtir xebatên çandî û rewşenbîrî dimeşandin.

Simko pir xebitiye ku bi kesayetî û bizavên ku li dijî rejîma Îranê serî hildane, têkiliyên siyasî ‎deyne. Ew bi şoreşgerê azerbayecanî Mihemed Xiyabanî re di nava peywendiyan de bûye. Herwiha ‎Simko û serdarê şoreşa bakurê Îranê Mîrza Kuçik Xanê Cengelî xebitîne ku di navbera şoreşa ‎Kurdistan û bakurê Îranê (Gîlan) de dan û standinên siyasî pêkbînin, lê gûherandinên siyasî ev derfet ‎nedaye wan ku vî karê dîrokî bigehînin encamê.

Hevdîtina Simkoyê Şikak û Riza Şahê Pehlewî

Riza Şahê Pehlewî

Riza Mîrpenc ku bi hevkariya îngilîzan ji pileya serleşkeriyê bû şahê Îranê, di sala 1925’an de ji bo ‎serlêdanekê çû Azerbayacan û Kurdistanê. Armanca wî ya herî mezin ew bû ku riyekê ji bo bi dawî ‎anîna serhildana Simko peyda bike û desthilatdariya xwe li hemû Îranê birêk bike. Serleşkerên Îranî ‎pir dawa ji Riza Şahê Pehlewî kirin ku dev ji vê sefera xwe berde, lê ew razî nebû û xwest ku ji ‎nêzve Simko bibîne. Xuyaye ku hemû di wê baweriyê de bûn ku Riza Şah êdî ji wê seferê venagere ‎û yê bi destê Simko bê kuştin. Dema ew bi 62 kes ji fermandar û hêza xwe ya taybetî ve nêzî ‎bajarê Salmasê dibe, di yekemîn dîtinê de 5000 siwariyên Simkoyê Şikak bi rûyekî sar û girij ‎pêşwaziyê li şahê Îranê dikin û rêzek taybetî jêre nedigirtin. Simko jî wek serokekî kurd bi kincên ‎kurdî li hemberî şahê Îranê sekinî û bi pêşwaziyek sar û bi serê lêvê bixêrhatina wî kir. Piştre herdu ‎bi hevre çûne karwanserayekê û li ser pirsgirêkên herêmê axivîn. Wek tê gotin Riza Şah pir ‎tirsiyabû ku Simko wî û hemû kesên wî bikujin. Ji bona wê jî heya berê sibê ji tirsa nerazabû.[çavkanî pêwîst e] Ew herdem li benda wê hindê bû ku siwarên Simko hêrişî wan bikin û ‎tevde bên kuştin. Herçend piştî ewqas bûyerên tal ku Simko bi çavên xwe dîtibûn, êdî baweriya wî ‎bi desthilatdarên Îranê nemabû, lê derfetek dîrokî ji dest da û wê şevê Riza Şahê Pehlewî nekuşt û ‎ew ji destê wî filitî.

Simko piştre di hevdîtinekê ya bi serleşker Ebdulah Tehmasbî re gotibû: ”Mezintirîn şaşiya min di wê şevê de ew bû ku min Riza Şah nekuşt”. Wê şevê Riza Şah ji serleşker ‎Tehmasbî dawa kir ku karekî bikin û Simko mijûl be û çax derbas be û roja din zû ji wir ber bi ‎Ûrmiyeyê hereket bikin. Wan bi lîstika textenerd wê şevê Simko mijûl kirin û roja din Simko ‎pêhesiya ku Riza Şah ji destê wî derketiye û derfetek zêrîn ji destê xwe daye.[çavkanî pêwîst e]

Dema ku Riza Pehlewî bi hevkariya hêzên biyanî desthilatdariya xwe li herdera Kurdistanê bihêz ‎kir, bi awayê ku li jor hat gotin ji bo hevdîtinên siyasî Simko vexwendin bajarê Şinoyê û li wir ew ‎bi bêbextî hat kuştin. ‎

‎Navê Simko di nava beyit û stranên Kurdî de

Li ser jiyan, derd û elemên malbata Simkoyê nemir heya niha gelek dengbêj û hunermendên navdar ‎beyit û stran gotine. Bi riya van stranan jî mirov dikare malwêranî, ked û zehmetiyên ku vê malbata ‎mezin ji bo doza bi şan û şerefa Kurdistanê kişandine, bibîne.

Hunermendê mezin ê kurd Kawîs Axa ku di dîroka hunera Kurdistanê de yekemîn hunermendê ‎siyasîbêjê kurd tê hesibandin[çavkanî pêwîst e], di qalibê lawikekê de li ser şehîdbûna lîderê kurd Simkoyê Şikak ‎hestên xwe wiha tîne ziman: ‎

Lê dayê, lê dayê, lê dayê, şereka qewimî li Şinoya wêran bira çi mezine
‎ Ewro emirê Taranê hatiye bo qumandarê Şinoyê, li niwêjê mexiribê
‎ Bi tirombêla, axawo, eskerên xwe hînabûne yo, yo, yo, li niwêjê mexiribê
‎ Bi tirimbêla eskeran xwe hînabûne, babê Xusro bi sê denga gazdike:
‎ Babê Feysel, ewroke dest helîne, ciwabekê biben eşîrê Ebduyiya, ewro
‎ Hatime kuştinê danên şûna min Xusiro zaroye axawo ciyê mine
‎ Lê dayê Mihteberê rebenê, Gulîzarê nemayê, Mirariyê rebenê, niwêjê
‎ Mexiribê dengê sê tîran û metrelozan agir berda vê dinyayê, kesê xêrxwaz
‎ Nebû ciwabekê bie eşîreta Herkiya, paşî babê Xusiro tovê egîdan li me
‎ Qeliya, wî kes nema axawo li dinyayê, ezê di heyfa kuştina babê Xusiro
‎ Nîme ewro şahî û govende li naw ecemê Kerbelayê

— Kawîs Axa

‎ Strana jêr jî, ji aliyê dengbêjê navdar Birê hatiye gotin ku têde behsa kuştina Cewahir Xanim a jina ‎Simkoyê Şikak jî bi destê leşkerên dewleta Îranê tê kirin:

Bê de wey lê, wey lê, wey lê
‎ Lê lê Muhteberê rebenê, eskerê kişiya ji Dîlemanê
‎ Eskerê Heyder Paşa xwe da lo gulîzerê, kekê Xosiro paşê Kurda
‎ şer xweş kiriye lo ser Îranê
‎ De wey lê, wey lê, wey lê, wey lê, wey lê her bê de wey lê
‎ Lê lê Muhteberê rebenê wezê bi Şawiliya kawil ketin li vê fêzê
‎ Sibeye kekê Xosiro, Paşê Kurda ji mal siyar bû, esker li pey
‎ Kete du rêzê
‎ Kekê Xosiro, Paşê Kurda şer xwe kiriye lo ser Tewrêzê
‎ De wey lê, wey lê, wey lê, wey lê, bê de wey lê lê lê
‎ Muhteberê rebenê wezê Şawliya kawil ketim lo dev beyara
‎ Ji sibê de ser kekê Xosiro Paşê Kurda tê dengê gûla, topa, wan teyara
‎ Ehmed Begê sê denga gazî dikir : Gelî cahêla çêbin, çê bixebitin, wexta
‎ Indada me derê kekê Xosiro, paşê Kurda, gulla sîyara
‎ De wey lê, de wey lê, lê lê Muhteberê rebenê wezê
‎ Şawiliya kawil ketim di çe´ilê (çalê) da
‎ Ji sibê da eskerê Heyder Paşa dikişiya ser Xosiro, paşê Kurda lo pêda, pêda
‎ Ehmed begê gazî dikir: Kesek tune, cabekê bide kekê Xosiro, Paşê Kurda, Muhteber xanim kuştin,
‎ Xosiro Beg lo girtin di xewa sibê de
‎ De wey lê, de wey lê, de wey lê, de wey lê…

— Birê

Jêder û çavkanî

  1. Jump up Dr. Kemal Mezher, Tarîxê Iran (Elhedîs we elmuasir.)
  2. Jump up Hevpeyvîn bi Apê Evdî pêşmerge re, Urmiye 1993.
  3. Jump up M. Th. Houtsma, E. van Donzel, E. J. Brill’s First Encyclopaedia of Islam, 1913-1936, 1993, ISBN 90-04-08265-4, p.290
  4. Jump up Ehmed Kesrewî, Tarîxa 18 saliya Azerbaycanê (bi zimanê farsî)
  5. Jump up Handren, Dilan (2009-02-02). “The Rebellion of Simko Agha”. Kurdmania (in German). Retrieved 2009-02-23.
  6. Jump up F. Kashani-Sabet,Frontier Fictions: Shaping the Iranian Nation, 1804-1946,328 pp., I.B. Tauris, 1999, ISBN 1-85043-270-8 p.153.
  7. Jump up Kirîs Koçêra, Bizava netewieya Kurd (bi zimanê farsî)
  8. Jump up Mamosta Mihemed Resûl, Îsmaîl Axay Şikak w bizwtinewey netewayetî Kurd, Hawar.
  9. Jump up Bîranînên Riza Refî (Qayîm Meqam el Mulik) endamekî parlimana Îranê di çaxê Riza Şahê ‎Pehlewî de.
  10. Jump up Hevpeyvîn bi Qûbad Simko re (Kurê Simkoyê Şikak) Kengî? Kê hevpeyvîn çêkiriye?
  11. Jump up Ehmed Teqî w yaddaştekanî ew (bi zarava soranî)
  12. Jump up Hevpeyvîn bi Dr. Cebar Qadir re

Girêdanên derve

200px-Simko_Sikaki

Simko

Simko ya da İsmail Ağa Şıkaki (Farsça: سمکو, Simko, اسماعیل اقای سمکو, Isma’īl Agha-ye Simko, اسماعیل سیمیتقو Isma’īl Simitqo; 1887? – 26 Temmuz 1930, Uşnu), Kaçar döneminin sonları ve Pehlevi döneminin başlangıcında İran Kürdistanında hakimiyeti sürdürmüş Kürt lideri.

Bugünkü İran’ın Batı Azerbaycan Eyaleti‘nin Salmas (Şapur) bölgesinde Salmas ve Urmiye‘nin güneybatısında Kotur, Mergaver, Bradost ve etrafındaki en büyük aşireti olan Şıkak Aşiretinin reisinin oğlu olarak doğmuştur.

1910’da Kotur‘un bir kısmını elde eden Osmanlı Devleti, Simko’ya Kotur, Çehrik ve Soma’nın yönetimini vaadedip Osmanlı tebaasına geçmesini önermiştir. Fakat Simko bu öneriyi kabul etmemiş ve İran hükûmetine bağlılığını ilan ederek Osmanlı’ya karşı direniş hareketi başlamıştır.

I. Dünya Savaşı sırasında Alman İmparatorluğu ve Osmanlı Devleti’nin ajanları İran’a karşı harekete geçmesini önerdiğinde Simko bunu kabul etmiştir. Ancak İran’a karşı hareketin başladığında hareketin başına geçemediği için safını değiştirerek Rusya İmparatorluğu‘na bağlanmış ve Rus ordusuyla birlikte Şark Cephesinde Osmanlı’ya saldırmıştır. Rusların çekilmesinden sonra İran’da Osmanlı sınırı ileUrmiye Gölü arasındaki Savucbulak (Mahabad), Maku, Hoy, Kotur, Dilman, Sakkız, Serdeşt, Bane ve Bukan gibi Kürt bölgesi nin hakimiyetini elde etmiş ve Uremiye ve Selmas kentlerine de yayılmaya çalışmıştır. Aynı dönemde Tebriz‘de kurulan Azadistan‘ın lideri Muhammed Hiyabani ile ilişiki kurmuştur.

Bu sırada eski dostu Seyit Taha (Şeyh Ubeydullah Nehri‘nin torunu)’nın etkisiyle “Bağımsız Kürdistan” fikrini benimsemiş ve 1922’de “Bağımsız Kürdistan”ın kralı ilan edip hükûmetini kurmuştur. Ancak kısa sürede başkenti Çehrik düşmüştür ve Simko Türkiye topraklarına kaçmak zorunda kalmıştır. 1922 kışın Şeyh Mahmut Berzenci‘nin hakimiyeti altındaki Süleymaniye‘ye geçmiş ve Kürt reislerinin toplantıya katılmıştır. Bu toplantıda Türkiye‘ye yakınlaşarak İngilizlere karşı mücadele etme kararı alınmıştır.

1924’de İran hükûmeti tekrar ayaklanmayacağı koşuluyla affedildiği için İran’a dönmüştür. Fakat 1926’da tekrar ayaklanmış ve Selmas’a saldırmıştır. 1925’te yeni hanedanı kuran Rıza Han tarafından yenilince Türkiye’ye kaçmış Van‘ın Başkale ilçesinde tam sinırda bulunan khaskol, keşkol ( kaşkol gelenler) de saklanmıştır. bir süre sonra buraya İran göçmeni Sıddık Ağa (Molla Tevfik’in oğlu) gelmiştir. Simko ağayı burdan sürgün etmiştir. Güney Kürdistan’a gitmiştir.

1928’de Pehlevi Hanedanı tekrar af edeceğini söz ederek Simko’nun İran’a dönmesini istemiştir. Temmuz 1930’da Simko birkaç atlı ile birlikte Tebriz‘e gitmiş ve törenle karşılanmıştır. Fakat İran hükûmeti Simko ve oğlu Hüsrev’i öldürmüş ve cesetlerini Urmiye’ye götürüp sallandırdı.

Ayrıca bakınız

Mar Benyamin Şimun XXI

İlgili kitaplar

  • M.S. Lazarev (Çev.: Mehmet Demir), Emperyalizm ve Kürt Sorunu (1917-1923), Öz-Ge Yayınları, Ankara, ISBN 975-7861-00-6
  • Sovyetler Birliği Bilimler Akademisi Doğu Bilimleri Enstitüsü ile Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Bilimler Akademisi Doğu Bilimleri Enstitüsü Kürt Komisyonu (Çev.: M. Aras), Yeni ve Yakın Çağda Kürt Siyaset Tarihi, Pêrî yayınları, İstanbul, Temmuz 1998, ISBN 975-8245-06-6
  • Çavkani:Vikipedia

 

Jiyana Ebdulrehman Qasimlo..Abdurrahman Qasimlo’nun Hayati..

10450592_820401611304371_5290425179911286661_n

Ebdulrehman Qasimlo, (22.12.1930-13.07.1989) siyasetmedar û rêberê Kurdistana Rojhilat bû. Qasimlo serokê PDK-Îran bû û liViyanayê ji aliyê dewleta Îranê ve hat şehîdkirin.

Biyografî

Dr. Ebdulrehman Qasimlo li 22’ê berfanbarê sala 1930‘an de, di malbateke dewlemend û navdar de li bajarê Urmiyê ji dayik bû. Wî xwendina xwe ya serete û navendî li bajarê Urmiyê kir û pişt re ji bo berdewamkirina xwendina xwe çû bajarê Tehranê. Ebdulrehman Qasimlo ji temenê zarokatiyê bi wan hûrbîniyên xwe yên kûr, zû pêhesiya ku gelê wî di rewşeke kambax û dijwar de jiyana xwe didomîne. Herçend Ebdulrehmanê nûgihiştî ji malbatek dewlemend û bavê wî Mihemed Axayê Wisuq yek ji dewlemend û feodalên herî mezin di herêma Urmiyê de bû, lê wî jiyana xwe qet ji derd û xemên jiyana xelkê reş û rût cuda nedidît. Ew ji wan jî dûr neket û ji bona standina mafê wan heta canê xwe bexşî. Li ser wê helwesta kurdheziyê wî çalakiyên xwe yên siyasî ji sala 1945’an dema ku hê di temenê 15 saliya xwe de bû bi pêkanîna (Yekîtiya Ciwanên Demokratên Kurdistana Îranê) di bajarê Urmiyê de dan dest pêkirin. Piştî ku Komara canemerga Kurdistanê (Mihabad, 1946) bi hevkariya hêzên biyanî û xiyaneta Yekitiya Sovyeta (Sovyetistana berê) têk çû, Dr. Ebdulrehman Qasimlo bi hevkariya gelek hevalên xwe yên din xebata xwe ya siyasî bi rengekî nihînî û berfireh dîsa da destpêkirin. Pişt re ew bû endamê fêrmiyê Hizbî Demokratî Kurdistan. Bi vî rengî wî arman û riya xwe ya dûr û dirêj hilbijart. Di kar û xebata siyasî de dayika kurd Mîna Qazî jî gelek hevkariya wan dikir û bi hemû îmkanên xwe yên maddî û menewî hevkariya HDK û ciwanên kurd dikir.(1)

Ebdulrehman Qasimlo di temenê 18 saliya xwe de ji bo xwendina bilind çû welatê Firansayê. Piştî demekê ji wir çû Çekoslovakya û piştî ku li zanistgeha Pragê lîsansa xwe ya di warê siyasî – civakî de stand di sala 1952’an de çaxê desthilatdariya Dr. Mihemed Musediq vegeriya Îranê û di xebata dijî empiryalîzmê ya ji bo millîkirina petrola gelên Îranê li rex hêzên opozîsyonên rijîma seltenetiya M. Riza Pehlewî cih girt. Qasimlo herçend bi temenê xwe ciwan bû lê lê li wir ji bo siyasetvanên Îranî hat xuyanî kirin ku Qasimlo di kar û xebata siyasî de mirovekî jîr û jêhatîye. Yanî wî bi prensîp û terzê xebat û nirxandinên xwe yên siyasî-zanistî bala herkesî kişand ser xwe.

Emperyalîzma Amerîka ya wê demê Îran kiribû navenda xebata xwe ya dijî bizavên hevrik li dij emperyalîzmê û hereketên azadîxwaz di Rojhilata Navîn de. Mihemed Riza şahê Pehlewî jî bi hevkariya Amerîka û welatên rojava bûbû cendirmê herêmê û mîna xûlamekê, fermanên wan yên qirkirin û serkûtkirina hêzên azadîxwaz cî bi cî dikirin. Ev ji aliyê şahê bê îrade ve bersivek bû ji bo wan xizmetên bêgane û emperyalîzma Amerîka ku bi jinavbirina Komara demokratîka Kurdistan û têkçûna dewleta Dr. Mihemed Musediq bi hemû şêweyan hevkariya wî û vegera wî ya ser kursiya seltenetê kiribûn û berevajî xwesteka piraniya gelên Îranê, bi pîlanên çewt careke din ew vegerabdibûn ser desthilatdariyê.

Dr. Qasimlo piştî pênc salan xebata li dijî empiryalîzmê careke din vegerî Çekoslovakya û karî di sala 1962‘an de ji zanstgeha Pragê doktoraya xwe ya di para aborî de jî bistîne.

Dr. Qasimlo heya sala 1970‘an wek mamosta di zanistgeha Pragê de ekonomiya kapîtalîstî, ekonomiya sosyalîstî û teoriya pêşkeftina aboriyê, karê xwe yê dersbêjiyê domand.

Karekî herî girîng di jiyana Dr. Qasimlo de ew bû ku ji sala 1976’an heya 1978’an di para ziman û bajarvaniya Kurdan de di zanistgeha Serbonne li Parîsê, mijûlî dersgotinê bû. Wî bi nivîsandina çend babetên cur bi cur di rojname û kovarên ewropî de derheqa jiyana civakî, dîrok û rewşa siyasiya kurdan di wê demê de karî heya radeyekê dîrok û pirsgirêka gelê kurd baştir bi raya giştiya Ewropa bide nasandin.

Dr. Qasimlo li Ewropayê mîna kesayetiyek siyasî û zana derheqa pirsgirêka netewiya gelê Kurdistanê de dihat nasandin û dewletên ewropî di vê derbarê de dîtin û nirxandinên wî mîna serokaniyekê dihesibandin.

Li 11’ê marsa sala 1970’î dewleta Beesiya Îraqê neçar ma ku bi kurdên başûrê Kurdistanê re li ser maseya gotûbêjê rûne. Dewleta navendiya Îraqê bangek ji bo otonomiya başûrê Kurdistanê da xuyakirin. Wê demê para parastina Îranê anku SAWAK‘ê li hemû Îranê û bi taybetî jî li rojhilatê Kurdistanê bîr û rayên azadîxwaziyê di mejî û singê hemû gelên Îranê de berbest û zindanî kiribûn. Dr. Qasimlo ji bo ku çalakiyên HDK baştir ji berê organîze bike vegeriya Îraqê û li wir bi hevkariya hevalên xwe karî di demek kêm de kar û barê xwe yê rêkxistinî derbasî herêmên Rojhilatê Kurdistanê biken.

Piştî ku di sala 1979’an Mihemed Riza şah Pehlewiyê gor bi gor ji Îranê reviya Dr. Qasimlo vegeriya Rojhilatê Kurdistanê û xebata xwe ya siyasî bi rengekî berfireh li hemû Rojhilatê Kurdistanê da destpêkirin. Piştî serhildana hemu gelên Îranê, Kurdistan jî ket destê şoreşgerên Kurd û xelkê welat, xwe azad û serbest hiss kirin.

Rêberê Gel

Piştî ku di sala 1979’an de bi têkoşîn û xebata hemû gelên Îranê dawî bi desthilatdariya 2500 saliya şahên Îranê hat, meleyekî paşvero yê bi navê (Ruhillah Xumêynî) ji paytexta Firansê (Parîs) vegeriya Iranê û bi damezrandina komara Islamî di hemû waran de bû serdestê çarenivîs û qedera hemû gelên Iranê. Wî bi navê îslamê hêdî-hêdî berevajî daxwazên gelên Iranê ku li benda reform û azadiyên siyasî-cîvakî bûn, dîktatoriya xwe ya paşvero bi darê zorê di Îranê de di Iranê da damezrandin. Wê demê piraniya xaka Rojhilatê Kurdistanê bi hêz û hevkariya her du rêkxistinên Kurdan yên serekî (Komele û HDK-I) ji bin desthilatdariya dewleta Pehlewî hatibû azadkirin. Gel piştî bi dehan salan bi rihetî bêhna bayê azadiyê kişandibû û qedirê azadiyê li ba wan bêtir ji berê hatibû xuyakirin. Kar û barê welatê Kurdan ketibû destê her du rêkxistinên navbirî.

Piştî serhildana Simkoyê Şikak (1920-1930) û pêkhatina komara kêm temena Kurdistanê (Mihabad, 1946) ev sêyemîn car bû ku kurdan xwe azad didîtin.

Mixabin ev rewşa xweş jî zêde nedomî û rejîma paşveroya Îranê nexwast ku rastiya pirsgirêka gelê Kurd di Îranê de bipejirîne û çareseriyekê ji vê problema dîrokî re bibîne. HDK û KOMELÊ xwestin ku bi gotûbêj û hevdîtinan bi dewleta navendiya Iranê re pirsgirkê çareser biken, lê artêş û pasdarên Komara Îslamî bi hevkariya cehşên welatfiroş û hinek aliyên xwefiroş dest bi hêrişên xwe yên dijwar kirin û dîsan jî Kurdistan bû qada şerên bi xwîn û malwêranker. Pasdarên komara Xumêynî bi hemû hêza xwe nekarîn pêşmerge û hêzên gel li Rojhilatê Kurdistanê toşî şikestê biken. Rejîma desthilatdara meleyan (Xumêynî, Refsencan, Xelxalî û hwd) dema zanîn ku bi şerê çekdarî nikarin li hemberî berxwedana gelê Kurdistanê şerê xwe yê gemar bidomînin, bi riyek din li dijî kurdan dest bi kar bû û ji silahê olî, paşverotiya civakî û cudahiya mezhebê Kurd û Persan mifa wergirt. (2)

Xumêynî ku xwe wek rêberê cîhana îslamê bi raya giştî dida nasandin di 19. Agusta (19. 08. 1979’an) de li dijî gelê Kurdistanê CÎHAD (zibare) da î’lamkirin. Dr. qasimlo pir xebitî ku bi rêya hevdîtin û danûstandinên siyasî pirsgirêka Kurdistanê bi rejîma îslamî re çereser bike, lê mentiqa karbidestên komara îslamî di wê pîvanê de nebû ku perspektîvên Dr. Qasimloy ji bo çareserkirina pirsgirêka kêmnetewên Iranê bipejrînin. Ew di cîhana siyasî de du dunyayên ji hev cuda bûn. Dr. Qasimlo mirovekî demokrasîxwaz û mentiqî bû.

Piştî cîhada Xumêynî ya ku Kurd wek kafir û dijberên şoreş û dînê îslamê bi alîgirên xwe dan nasandin, hêrişên weke çaxê Moxolan ku li ser gelên Rojhilata Navîn hatibûn destpêkirin, li dijî Kurd û şoreşa gelê Kurdistanê jî dest pêkirin. Berxwedana şervanên Kurd karekî dîrokî bû, lê şêweyên hovane û dûr ji pirensîbên mirovanetiyê ku ji aliyê pasdar û artêşa xwînxwara Komara Îslamiya Îranê ve dihatin lidarxistin û kirin, HDK û KOMELE neçar kirin ku ji Rojhilatê Kurdistanê derkevin. Xuyaye ku di vê xwe paşvekişandina hêzên siyasiyên Kurdan de xiyaneta caş û hinek Kurdên xwefiroş jî teisîreke mezin hebû. Piştî vê valabûnê bi hezaran Kurd ji aliyê beşa parastin(êtila’at)a dewleta Îranê ve hatin tîrbaran kirin û daleqandin. Girtîgehên hemû Îranê bûbûn mala Kurdên şoreşger. Hemû Kurdistan mîna zindanek mezin di bin çekmeyên xwînmêjên komara Xumêynî de bûbû meydanek tejî xwîn ji xwîna sora keç û xortên Kurdistanê yên welatparêz.

Şerê partîzanî yê hêzên Kurdistanî li dijî komara îslamî

Pêştî ku komara îslamî bi hemû şêweyan şerê xwe yê li dijî Kurdan dest pêkirin, HDK û KOMELÊ şerê xwe yê çekdarî bi şêweyên partîzanî û bi berfirehî di hemû deverên Kurdistanê de berdewam kirin. Ev siyaseta şehîdê nemir Dr. E. Qasimlo bû ku bi awayê partîzanî li dijî hêzên dagirker şer biken û vê taktîka Kurdan dewleta Îran xiste nava tengaviyên mezin û pirsgirêka Kurdistanê di qada navnetewî de dengek mezin veda. Şerên partîzanî ku bi piranî li her du wilayetên Urmiyê û Sinendecê diqewmîn, xisarek canî û aborî ya pir mezin dida rejîma Xumêynî. Beşa êtila�at (êstixbarat)a Komara Îslamî ji bo vemirandina vê bizava Kurdan dest avête hemû şêwe kiryarên terorîstî. Bi taybetî di Kurdistanê de diravekî bêhisab xerckirin ku sîxorên xwe di nava Kurdan de zêde û zêdetir bikin. Kurdistan mîna kawilxane(xirabe)kê, wêran bûbû û bi hezaran gund hatibûn şewitandin û wêrankirin. Rewşa aboriya gel bi şêweyek berçav hatibû xwarê ku heta roja îro jî şûnewarên vê siyaseta çewit li ber çavanin. Birsîtî(birçîbûn), zindan, daleqandin, kuştin û birrînên bê mehkeme, bêkarî û malwêranî di jiyana Kurdan de bûbû tiştekî rojane.

Ji bilî wê, êstixbarata Komara Îslamiya Îranê bi rengekî nêhînî û veşartî di nava ciwanên Kurd de tiryak, heroyîn(narkotîk) û vexwarinên elkolîk ku li gor zagonên îslamê kişandin û vexwarina wan bqedexe bû, belav dikirin!!.Mixabin niha jî ev siyaseta wan li hemû Kurdistanê didome û heya radeyekê jî ew di siyaseta xwe ya nemirovane de bi ser ketine. Ev karê wan ji bo tunekirina balê herî bi teisîrê şoreşê yanî hêza ciwanên Kurdistanê bû ku bîr û ramanên Kurdayetî û şoreşgeriyê ji mejiyê wan derxînin. Armanca wan ji navbirina mejiyê şoreşê bû. Ji bo ku ew bikarîbin îradeya berxwedana gelê Kurd bişkinên û pêşeroja hereketa milliya Kurdistanê toşî şikesteke dîrokî biken, hemû siyasetên dûr ji exlaqê civatek medenî bikar anîn. Wan bihayê heroyînê yê giran di Kurdistanê de erzantir kirin daku mejiyê ciwanên Kurd bi yekcarî felec biken. Lê bihayê tiryakê ku mîna heroyînê ne giran(ne bi qîmet)e, sal bi sal li hemberî bihayê heroyînê girantir kirin. Bi vî rengî wan bera herkesî dan kişandina heroyînê ku li ser sîstema mejî û di nava xwîna mirovan de cîgir dibe.

Dr. Qasimlo û hereketên siyasî di Kurdistanê de zû bi vê pîlana komara îslamî hesiyabûn. Ji ber wê jî bi riya radyo û weşanên xwe yên çapemenî yê dixebitîn ku rastiyan bi gel bidin famkirin.

Rojhilatê Kurdistanê di hemû Îranê de bi nisbeta herêmên din yên Îranê xwediyê yek ji paqijtirîn civatên Îranê bû. Lê mixabin niha bi vê siyaseta çewta Komara Islamî, rewşa civata Kurdan jî pir hatiye şêwandin û şepirzeyîyek xirab ketiye nava malbatên Kurdan.

Komara Îslamî ji bilî berdewamkirina vê siyaseta xwe ya gemar li Rojhilatê Kurdistanê, çalakiyên xwe yên terorîstî derbasî dervey sinorên Îranê jî kirin û hêşta jî li ser çalakiyên xwe yên bi vî rengî dixebite. Bi dehan kardo û alîgirên HDK û KOMELÊ li Îraq û Başûrê Kurdistanê (bi taybetî li herêma Silêmaniyê) bi destê xulamok û terorîstên êstixbarata komara Îslamî ya Iranê hatin şehîdkirin. Lê berevajî daxwaza komara îslamî şerê partîzanî li Kurdistanê didomî û hakimiyeta dewleta navendî li Kurdistanê hê jî lawaz bû. Ji bona wê jî Refsencanî, Xaminêyî û berpirsyarê giştiyê êstixbarata Îranê (Elî Felahyan) hatin ba hev û ketin wê fikirê ku bi navê diyalogê xwe nêzî serokê giştiyê HDK Dr. Qasimlo biken û mejiyê hereketa Kurdên Rojhilatê Kurdistanê tune biken.

Yekemîn car li kanûna pêşî(Dêsambêr)a sala 1988’an û cara duyemîn li kanûna paşî sala 1989’an Dr.E. Qasimlo û nûnerên Komara Îslamî hatin ba hev. Ji destpêkê û di yekemîn dîtin de armanca berdevkên Komara Îslamî kuştina serokê Kurd Dr. Qasimlo bû, lê her du carên destpêkê derfet çênebû ku ew vê armanca xwe ya çewt cî bi cî bikin. Armanca wan ew bû ku serokê hêza herî mezin li Rojhilatê Kurdistanê razî biken ku bikeve xizmeta wan û qet behsa xwestekên Kurdan yên dîrokî meken. Lê Dr. Qasimlo berevajî vê xwesteka wan bi şêweyek mentiqî û zanistî berevaniyê ji xwestekên Kurdan yên meşrû û dîrokî dike.

Şehadeta Qasimlo

Kurdan di hemû dîroka jiyana bi cîranên xwe re hertim xwestine ku bi rengekî aştiyane û bi biratî bi hevre bijîn, lê mixabin ew dewletên ku Kurdistan dagîr kirine tucaran nexwestine ku bi awayekî mentiqî li daxwazên netewa Kurd binêrin û lêkolîneke kûr li ser vê pirsa girîng biken. Dr. Qasimlo yek ji wan kesan bû ku ji bo cî bi cî kirina vê daxwaza dîrokî pir xebitî û bi hesreta gehiştina vê xwesteka mirovane heta canê xwe jî fîda kir.

Wek hat diyar kirin cara yekê li kanûna pêşî ya sala 1988’an rûniştina bi nûnerên komara Îslamiya Îranê û sekerterê giştiyê Hizbî Demokratî Kurdistan nemir Dr. Qasimlo dest pêkir. Di vê rûniştinê de terorîstên komara paşveroya Îslamî nekarîn armanca xwe ya gemer pêkbînin.

Cara duyemîn li kanûna paşî ya sala 1989�an dîsan peywendî hatin çêkirin, lê di vê peywendiya bi nav siyasî de jî, dîsan mirovkujên komara Îslamiya Îranê nekarîn armanca xwe ya hovane cî bi cî biken.

Roja 12 û 13’ê Mai sala 1989’an (12 û 13. 06. 1989) bo sêyemîn car dema ku berdevkên Komara Îslamî Hacî Mistefa Lacwerdî (serokê êstixbarata Îranê di hemû herêmên Rojhilatê Kurdistanê de), Ceefer Sehrarûdî (cîgirê beşa istixbarata hêzên pasdarên Îranê di Rojhilatê Kurdistanê de) û zilamek din bi navê Emîr Mensûr Borzorgyan ji bo gotûbêjê li Vîyena paytexta Avustirya hatibûn dîtina Dr. Qasimlo, ji nişkave zimanê silahên wan xwînrijan peyvî û bi du guleyên ku ji demanceya yek ji nûnerên dewleta Îranê derket Dr. Qasilo hat şehîd kirin. Piştre her du hevalên wî Dr. Fazil Resûl(3) û Ebdullah Qadirî Azer nûnerê HDK.I li Ewropa jî hatin şehîd kirin.

Di vê bûyerê de herçend Ceefer Sehrarûdî jî birîndar bûbû û tiştekî eşkera bû ku destê wî û hevkarê wî Hacî Mistefa Lacwerdî di vê cinayeta hovane de heye, lê mixabin bi bêy ku îdareya asayiş û polîsên Avusturya di piratîkê de ji bo girtina wan karekî biken, Ceefer Sehrarûdî piştî tedawiyê (di nexweşxaneyeke paytextê Avusturyayê de) çû balyozxaneya Îranê û di roja 22. 07. 1989�an de bi bê asteng ji vî welatî derket û çû Tehranê ku ji Refsencanî û Xaminêyî re bibêje:� Me fermana we baş cî bi cî kir û hertişt li gor daxwaza me birêve çû…�

Çend rojan Emîr Mensûr Bozorgiyan jî ji aliyê polîsê Avusturyayê ve hat girtin û hukimê girtina wî jî bi fêrmî hat dayîn, lê dewleta Avusturyayê hukimê girtina wî jî hilanî û ew jî ber bi Tehranê hat bi rêxistin.

Belê bi vî rengî serok û nûnerekî din yê şoreşa Kurdistanê di welatekî Ewropa de ku her roj zêdetir ji xwarina rojane navê mirovperwerî û demokrasiyê tînin ser ziman û li ser zagûnên wê diaxivin, bû fîdayê protokolên aborî. Xêzana Dr. E. Qasimlo û Hizbî Demokratî Kurdistan li dijî vê cinayetê şikayetnameya xwe teslîmî dewleta Avusturiya kirin û heya niha mehkeme bêsûd hê jî didome.

Berhem

Berhemê herî navdar û girîngê Dr. Qasimlo ku têza doktoraya wî ye, pirtûka wî ya bi navê “Kurdistan û Kurd” e ku bi şêweyek akademîk û zanistî lêkolînên wî di vê pirtûkê de hatine nivîsandin. Ev kitab yek ji çavkaniyên herî ilmî û baş e ji bo nasandina dîrok, aborî û xebata siyasiya Kurdan bi gelên cîhanê ku bi awayekî berfirehtir pirsgirêka gelê Kurdistanê nas bikin.

Kurdistan û Kurd” heya niha bi çendîn zimanên zindî yên cîhanê (Inglîzî, Erebî, Farisî) hatiye wergerandin.

Dr. Qasimlo bi hûrbînîyek temam hemû aliyên pirsgirêka Kurd di vî berhemê xwe yê pirbar de şirove kirine.

Girêdanên derve

Rahman_ghasemlu

Abdurrahman Qasimlo

1930’da Urmiye’de varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğdu. 1945’te, daha delikanlılık yaşlarında, Yekîtiya Ciwanên Demokratên Kurdistan’ın (Kürdistan Demokrat Gençleri Birliği) üyesi oldu. 1948’de eğitim için Fransa’ya gitti ve burada Kamıran Bedirxan’la tanıştı. Kısa bir süre sonra ekonomi öğrenimini yapmak üzere Çekoslovakya’nın başkenti Prag’a gitti. Musadek döneminde yeniden canlanan Kürt siyasi faaliyetlerine katıldı, ama monarşinin kanlı restorasyonundan sonra yeniden İran’dan ayrılıp Çekoslovakya’ya yerleşti. 1961-1978 yılları arasında doktorasını savunduğu Prag Ekonomi Fakültesi’nde ders verdi. 1960’lı yılların ortalarına kadar İran Komunist Partisi Tudeh’e oldukça yakın (hatta, bazı rivayetlere göre üye) olan Qasımlo, 1968’de Dubçek’in başlattığı Prag baharı demokratik hareketine katıldı, bu hareketin Sovyet tanklarıyla bastırılmasından sonra kendisi gibi üniversite profesörü olan eşiyle birlikte görevden uzaklaştırıldı. 11 Mart 1970’te Barzani ile Saddam arasında imzalanan Kürt özerkliği anlaşmasının yarattığı barış ortamında Bağdat’a yerleşti ve orada Devlet Planlama Müdürü görevine getirildi. 1970 yılında İran KDP’sinin Merkez Komitesi’ne, 1973’te de genel sekreterliğine seçildi. Kürtlere karşı savaşın yeniden başlatıldığı 1974 baharında Bağdat’tan ayrılıp yeniden Prag’a yerleşti. Orada bir süre meslek yasaklısı olarak yaşadıktan sonra Fransa’daki dostlarının davetiyle 1976’da Paris’e yerleşti ve Doğu Dilleri Ulusal Enstitüsü’nde Kürt dili ve edebiyatı öğretim görevlisi oldu. Görevinin yanında yaklaşan İran Devriminin hazırlıkları için partisini yeniden düzenledi ve 1978 sonbaharında gizlice Kürdistan’a döndü. 1979-1989 arasında İran Kürt hareketinin en önde gelen lideri olan yazar, 13 Temmuz 1989’da Viyana’da İran ajanları tarafından öldürüldü.

Hamit Bozarslan

%d blogcu bunu beğendi: